3/24/2012

THE HUNGER GAMES / AÇLIK OYUNLARI

Distopik konusu ve en sevdiğim filmlerden biri olan The Pleasantville'in yönetmeni Gary Ross tarafından yönetilmiş olması sebebiyle, bu filmi vizyona girdiği gün izlemeliydim. Öyle de oldu zaten. The Hunger Games'i henüz okumadığım için kitap veya kitabın filme aktarılışı hakkında yorum yapmam imkansız, o yüzden bu yazıda kitabın ismi pek geçmeyecektir diye düşünüyorum. 

Orda burda okumuşsunuzdur muhtemelen ama ben yine de biraz konusundan bahsedeyim: Karanlık bir gelecek tablosu içinde ismi Panem diye değiştirilmiş Kuzey Amerika'dayız. Renkli ve cıvıl cıvıl metropol hayatından, teknolojik nimetlerden çok uzaklarda, taşralardaki 'bölge'lere  hapsedilmiş, sosyo-ekonomik açıdan imkansızlıklardan kırılan hayatlar söz konusu. Her yıl geleneksel 'Açlık Oyunları' düzenleniyor. Bu oyuna her bölgeden (bölge sayısı toplamda oniki) çekilişle ikişer gönüllü seçiliyor. Fiziksel eğitim, tv şovları, lansman vs derken seçilen 24 ergen, oyunun oynanacağı arenaya gönderiliyor.Oyunu kazanmak için yapılması gerekenler ise oldukça basit: Gönderildikleri arenada doğaya, açlığa, diğer türlü zorluklara ve birbirlerine karşı savaşıp hayatta kalan son kişi olmak. Bu oyun sayesinde 'otorite' hem yıllar önce yaşanmış ayaklanma için bölgeleri cezalandırmış oluyor, hem de sadece bir kişinin hayatta kalmasına izin vererek, bastırılan ayaklanmadan sonra küllerinden doğan devletin yaşadığı sancılı süreci sebep olanlara hatırlatmış oluyor. Oldukça karanlık bir tablo var kısacası. Tel örgülerin ötesine gizli gizli geçip, ceylan vs avlayarak ailesine bakan 12 no'lu bölge vatandaşı Katniss, küçük kız kardeşinin oyuna gönderilmesini engellemek için onun yerine gönüllü oluyor.

İşte böyle bir hikaye söz konusu olunca, baş karakteri oynayacak oyuncunun yüzü çok büyük önem kazanıyor. İzleyen veya hatırlayan var mı bilmiyorum ama Winter's Bone'da başrol ve X-Men First Class'ta Mystique'i oynamış Jennifer Lawrence, bu filmde, kocasını yitirdiği için dünyayla bağlantısı zayıflamış annesine destek olan, küçük kız kardeşine sahip çıkmayan çalışan ve ormanda avladıklarıyla kendisini ve ailesini hayatta tutmaya çalışan Katniss'i oynuyor. Katniss yayını ve okunu her eline aldığında, 'oyun'un geçtiği ormanlık arenada attığı her yalnız ama cesur adımda, Lawrence'ın o yüzüne sempati duymamak, karakterle çok güçlü bir bağ oluşturmamak ve ciddi manada umursamamak daha da imkansızlaşıyor. Bu tarz survival/hayatta kalma hikayelerinde, seyirci ile ana karakter arasında güçlü bir bağ oluşmazsa, koca film çöpe gider. İsterse dünyanın en muhteşem senaryosuna sahip olsun, yine işe yaramaz benim gözümde. Fakat 'Açlık Oyunları' Lawrence'ın yüzü ve oyunculuğu sayesinde bu konuda sıkıntı yaşamıyor. Diğer oyunculardan da bahsetmek gerekirse; Donald Sutherland, Woody Harrelson, Elizabeth Banks, Stanley Tucci ve Lenny Kravitz gibi çok ünlü isimler de küçük rollerde gayet sağlam performans göstermişler. Özellikle topuz yapılmış uzun mavi saçlarıyla, hal ve tavırlarıyla asabınızı kolaylıkla bozacak televizyon sunucusu rolünde Stanley Tucci, kariyerini kolları sıvalı gömlek giyen, pantolon askısı takan patron/borsacı/doktor/husband tiplerle devam ettirmek zorunda olmadığını idrak etmiş, güzel olmuş.

Popüler kitapların popüler filmlere dönüşmesi çoğu zaman sıkıntılı oluyor. Bu yüzden her 'Açlık Oyunları' dendiğinde 'Twilight'ın da ismi geçiyor. Fakat içiniz rahat olabilir, bu film sadece babyface erkek sevdalısı 10 yaşındaki kız çocuklarına hitap eden bir film değil. Total Film'in de belirttiği üzere bu serinin veya filmin 'Twilight' ile uzaktan yakından alakası yok. 'Açlık Oyunları' da içersinde kaçınılmaz olarak 'filizlenen bir aşk hikayesi' barındırıyor belki, fakat bunu anlatırken gerzekleşmemesi, görsel efektlerde ucuza kaçmaması, mekanları ve mükemmel müzikleriyle daha başladığı an seyircisini karanlık distopik atmosferine çekmesi gibi KOCAMAN artılara sahip. Özellikle Katniss'in oyun için gönüllü olmasından, oyun günü arenaya çıktığı ana kadar geçen ilk bir saatlik kısmın muhteşem temposunu da hatırlatayım. Kameranın pahalı Hollywood yapımlarına zıt, umursamaz hareketliliği (Bu metni filmden 2 gün sonra yazıyorum, film günü kitabı da satın almıştım ve 2 gündür okuyorum. Türkçe çevirisinde durum nedir bilinmez ama kitabın yazarı Suzanne Collins, hikayesini 'geniş zaman' ve 'şimdiki zaman' kullanarak anlatmış. Filmdeki hareketli kamera kullanımı şimdi daha bir anlam kazandı benim gözümde) ve sürekli atmosfer pompalayan müziklerle birlikte baş döndürücü bir hal alan tempo, oyunun başladığı sahnede müthiş gerilimli 50 saniyelik bir gerisayım ile doruğa ulaşıyor. Oyunun başladığı anı çekmek de bir yönetmen için çok zor olsa gerek. Birbirine son derece keskin silahlarla saldıran 24 genç düşünün, filmin yaş sınırı itibariyle 'vahşet' ve 'kan' gösterme konusunda çok cömert olamayacağını da göz önüne alın. Yine de Gary Ross insanın kanını donduracak küçük detaylarla o dehşeti seyirciye ulaştırabilmiş, bu sahneyi gayet başarılı biçimde çekebilmiş. Hiç beklemediğim kadar güzel çekilmiş dokunaklı sahneler de yok değil. Halisünasyon ve flashback sahneleri enfes. 'Rou' isimli minik karakterin başına gelenlere ve sonrasında olanlara dikkat, beni gayet açık ve net bir şekilde ağlattı valla ne yalan söylim.
Kısacası her şeyiyle inanılmaz sürükleyici bir film 'The Hunger Games'. Filmin sonu çok aceleye gelmiş, üç beş sahne üst üste atılmışçasına bir telaşla bitiyor film, onun yerine mesela bi 45 dakika daha uzun sürse ve hem metropol bölgeleri, hem de taşralardaki 'bölge' hayatını biraz daha anlatsaydı aldığım keyif çok daha orgazmik boyutlara ulaşabilirdi. Ben bu kadar iyi beklemiyordum bu filmi, yılın erken 'hit'lerinden birisi kesinlikle.

Suzanne Collins'in video röportajı, nelerden esinlendiğini anlatıyor: http://www.scholastic.com/browse/video.jsp?pID=1640183585&bcpid=1640183585&bclid=1745181007&bctid=1840656769

Yönetmen Gary Ross ve Suzanne Collins röportajı:

3/18/2012

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ 2012, Hangi Filme Neden Bilet Aldım?

Kendi elceğizimle çizdim hiç üşenmeden, bunun bi de 2. Haftası var :)
Yeraltı: Zeki Demirkubuz’un sevdiğim filmleri var. Bu filmi seçmemin sebebi ise tek seansa konulmasıyla yaratılmış sahte festival heyecanı veya Demirkubuz fanlığı falan değil. Demirkubuz, bu filmin ana karakterini Dostoevsky’nin ‘Yeraltından Notlar’ından esinlenerek yazmış. Beni duvarlara çarpmış bir romandır. Bu yüzden çok merak ediyorum. Gerçi Sarp Apak'ın oynadığını duyunca bir heves kırıklığı yaşamadım değil.

Kumpanya / The Travelling Players: Angelopoulos’a saygı duruşu amacıyla festivalde yer bulsa da, benim asıl gitme amacım kendimi test etmek. 1975 yapımı, 230 dakikalık bir filmi sonuna kadar izleme sabrını gösterebilecek miyim diye merak ediyorum. Sinema sevgim ve entellik düzeyim muhtemelen 100 dakika dolmadan çıkacağımı gösterse de, ümitliyim :)

Hoşça Kal/Be Omid E Didar: Yönetmen Mohammad Rasoulof’un kısmen kendi hikayesini anlattığı bir film. Genç ve hamile bir avukat, Tahran’dan ve ülkesinden çıkabilmek için vize almaya çalışmaktadır.

Priscilla Çöller Kraliçesi /Queen of the Desert: Müzikalden nefret ettiğim halde beni kendine aşık etmiş bir filmdi bu.  Bu defa beyazperdede görmek istiyorum o enfes Avustralya çöllerini ve Oscar’lık kıyafetleri.

Lal Gece: Reis Çelik ismini unutmam. Unutamıyorum daha doğrusu. ‘Hoşçakal Yarın’ sinemada izlediğim ilk politik dramdır, babam götürmüştü. Konu Anadolu’nun çocuk gelinleri. Oynayan da İlyas Salman.

 Prens ve Şov Kızı / The Prince and the Showgirl: Bir ay önce izlediğim şahane My Week With Marilyn, 'The Prince and the Showgirl'ün çekimleri için İngiltere’ye giden Marilyn Monroe’nun bir haftasını anlatıyordu. My Week...'ten sonra bunu izlememek olmazdı. İlk kez sinemada Monroe izlemek çılgın bir tecrübe olacak bu arada.

Baskın/The Raid: Fragmanı enfes. Boru gibi bir aksiyon ve adrenalin için ideal. Dev keyifli olacak bu.

Tepedeki Ev/Kokukiro Saka Kara: Spirited Away, Princess Mononoke ve Howl’s Moving Castle gibi efsane filmlerin  yönetmeni ve yazarı Hayao Miyazaki’nin oğlu Goro Miyazaki’nin filmi. Merak etmek için başka bir sebebe gerek yok bence.

Sadakatsizler/Les Infideles: İlişkiler, ihanet vs hikayeleri. The Artist ile ödülleri toplayan Jean Dujardin oynamakla kalmamış,  Michel Hazanavicius ile birlikte yönetmenler arasında yerini almış.

Aşkın Karanlık Yüzü/The Deep Blue Sea: Başrolde Rachel Weisz. Yeterli sebeptir. Bir aşk üçgeni muhabbetleri.

Güzellik/Skoonheid: Eğer yanlış hatırlamıyorsam 200 film arasında eşcinsel içerikli olan tek film bu. Bir Güney Afrika dramı.

Michael: Konusu bildiğin arıza: Bir pedofil, 10 yaşındaki bir çocuk ve bir bodrum katı. 5 ay. Bunun altından nasıl bir sapıklık çıkacak diye merak ediyor insan.

Gökyüzünde Bir Ayna/Katmandu, un Espejo en el Cielo: Katalan bir öğretmenin Nepal’de geçen hikayesi. Even the Rain’i Oscar’a aday olan Iciar Bollain’in yönettiği bu İspanyol film, listeme ‘multiculturalism/çok kültürlülük’ kategorisinden giriyor.

Şeytan Adasının Kralı/Kongen av Bastoy: Karlı bir Kuzey Avrupa dram/aksiyonu. Bir ıslahevinden kaçış planına ve gaddar gardiyanlara karşı ayaklanmaya liderlik yapan bir çocuğun öyküsü. 

Yalnız Gezegen/The Loneliest Planet: Kafkas dağları, gezi amaçlı gelmiş genç bir çift ve onlara yol gösteren Gürcistanlı bir rehber. ‘Gerilim’ diyor tür olarak. Merakla bekliyoruz :)

Kahraman/Hero, Kaplan ve Ejderha/Crouching Tiger Hidden Dragon, Beyaz Saçlı Gelin/The Bride With White Hair, Zamanın Külleri/Ashes of Time, Parlayan Hançerler/House of Flying Daggers: Bunlardan üç tanesini zaten sinemada izlemiştim.  O büyüyü tekrar yaşamak istiyorum. İçinde aksiyon barındırsa da, öncelikle mekan&renk kullanımıyla ve tuhaf şiirselliğiyle insanı çarpan bu ekolden filmlerin hastasıyım.

3/08/2012

2011 - EN İYİ FİLMLER TOP 30



Öncelikle belirteyim; bu bir ‘film analizinde mükemmel olduğum için, hangisinin en başarılı olduğundan da çok iyi anlarım’ listesi değil. Yani bu listede son sırada yer alan film, listenin birincisinden daha kötü bir film olmak zorunda değil. Herkesin ‘ortalama’ bulduğu bir filmi ben baç tacı yapmış da olabilirim. Tamamen subjektif bir liste bu. Aşırı kişisel. Kitlelerin aynı doğrultuda olan yorum ve beğenileri üzerine değil de, benim saplantı ve fetişlerim üzerine kurulmuş bir liste.

Biraz tuhaf da oldu aslında. 2011 listesi olduğu halde, içinde 2010 yılında çıkmış ama Türkiye’de 2011 yılında gösterilmiş filmler de var. Bunlar arasında Incendies, In a Better World ve Biutiful da var. Black Swan direkt zirveye oynar diye onu koymadım mesela listeye. Bilemedim yani, garip. Böyle tuhaf işte. The Iron Lady’yi izlemedim. Tinker Tailor Soldier Spy’ı –itiraf ediyorum- 25 dakika sonra bıraktım, devamını da getiremedim. Sevdiğiniz filmler üst sıralarda yer alamamışsa veya listede yoksa lütfen kafama falan vurmayın. Yazım yanlışları falan varsa kusura bakmayın, tekrar bi kontrol etme şansım olmadı. 


30) The Next Three Days: Ne? Russell Crowe'lu aksiyon filmi mi? Dalga geçiyor olmalıyım! Oysa gayet ciddiyim. Orjinalini izlemedim ama bu süper bir Hollywood remake'idir bu benim gözümde.  Adamın eşi cinayetle suçlanıp hapse atılır. Suçlu olduğuna inanmadığı için, kadını hapisten kurtarmaya kararlıdır. Diken üstü kaçış tasarım sahneleri, tempolu kovalamaca sahneleri ve dokunaklı anlar vs derken gayet sürükleyici ve tırnak yedirtici bir Paul Haggins (Crash, 2004) filmiydi. Ayrıca: Düzgün soundtrack, sen nelere kadirsin. 


29) The Ides of March: Ryan Gosling, her yerdesin! Şikayet etmiyorum, sadece belirteyim dedim :) Başta temposuyla beni soru işaretlerine boğan, buna rağmen gayet de sonuna kadar izlediğim bir filmdi. Politik gerilim değil, hafif bir dramdı bu. Seçim hadisesine, demokratlara ve cumhriyetçilere eleştirel bir bakış atan tanıdık bir hikayesi vardı ama yine de izletmişti kendini. Bayadır P.S.Hoffman'a hasrettim bu arada, bu filmde ve Moneyball'da resmen sneak peek şeklinde tadı damağımda kaldı, hala hasretim. 

28) Beginners: Filmekimi dahilinde izledikten sonra 'vay be, yeni yetme festival izleyicisiyim ama iyi film seçiyorum' dedirtmişti bana. Orta yaştasınız, başınızda sanki yeterince dert yokmuş gibi babanız size önce ölümcül bir hastalığı olduğunu, ardından da eşcinsel olduğunu açıklıyor! O baba rolünde en iyi yardımcı erkek dalında Oscar alan Christopher Plummer, onun sevgilisi rolündeki ER'dan tanıdığımız Goran Visnjic ve başrolde Ewan McGregor oyunculuklarıyla bu şirin komedramayı bir üst seviyeye çekiyordu. Sahibine altyazılarla yanıt veren köpek de en az The Artist'de oynayan köpek kadar başarılı ve tatlıydı :)

27) Warrior: Gay. Şaka şaka. 'Tom Hardy’nin ekstra şişmiş boyun kaslarından başka bir şey yok, dövüş sporları fanları abartıyor herhal' diye oturmuştum Warrior’ın başına.  Cümleden anlaşıldığı gibi sinemada izlememişim bunu, evet. Havada uçuşan yumruklar, tekmeler, arkadan ringdeki dövüşçüsünü ateşleyen antrenör ve gözü dönmüş seyirciler vs herkese göre değil elbette. Fakat Warrior’ın neden izlenmesi gereken bir film olduğunu  iki kardeşin ringde karşı karşıya geldiği final sahnesinde anlıyorsunuz. Kesinlikle izlemeye değer bir film.

26) Contagion: İnsanlar sanki bunu pek beğenmedi? Bana da öyle geliyor olabilir gerçi. Bir salgının yayılışını alışık olduğumuz yöntemle (28 days later ve weeks later izlemek ister gönül, siz ne çılgın filmlerdiniz arkadaş) anlatarak değil, daha çok insanların eline, yüzüne, söylediklerine yapışan korkuya ve paranoyaya odaklanarak anlatarak dikkatleri çekiyordu. Benim dikkatimi çekmişti en azından. Konu salgınsa, Matt Damon'a rağmen 2-0 önde başlıyor bende filmler, napiym.


25) 50/50: Bu filmi kafamda sürekli şu lafı çevirerek izlemiştim: People are better than no people. Türkçesi 'Birilerinin olması, hiç kimsenin olmamasından daha iyidir' gibi bir şey. İnsan en istemediği anında bile yanında sürekli birilerini ister mi acaba? Bu soruyu sorup duruyordum film boyunca. İsminden de anlaşılacağı üzere filmin sanki yarısı dram, yarısı da Seth Rogen odaklı komedi gibi dursa da, aslında bir kişinin omuzlarına  binen yükün başkasıyla fifty fifty paylaşılması ihtiyacını izliyorduk. Sonlara doğru artık kendi en yakın arkadaşımı ameliyata gönderiyormuşçasına karakterini umursatan, yer yer ağlatan bir filmdi.

24) The Descendants: About Schmidt'e bayılırım. O yüzdendir ki Yönetmen Alexander Payne'i severim. E şimdi Payne diyosun, Sideways'ten bahsetmen gerekmez mi? Gerekir. Fakat Paul Giamatti dabbetül arzından ötürü henüz o filme elimi bile sürebilmiş değilim. The Descendants ise biraz Hawaii, biraz gömlekli / şortlu Clooney (her zaman demişimdir, ben daha yakışıklıyım hehe), biraz iyi hissetmek, biraz buruk hissetmek şeklinde özetlenebilir. Abartıya kaçmadan, derdini çok net anlatan ve serin bir rüzgar gibi değip giden bir film The Descendants. 

23) My Week With Marilyn: Bu sene Hugo ve The Artist ile birlikte bana içimdeki sinema aşkını, beyaz perde tutkusunu hatırlatan filmdi bu. Çok romantik bir laf oldu bu ama hakkaten öyle. Neyse. Marilyn Monroe’nun en mükemmel anları da, en dibe vurmuş anları da bu filmde. Monroe’nun kamera önünde ışıldayan popüler ikonu, kapalı kapılar arkasında insancıl sıradanlığa indirmeye çalıştığı halleri, Michelle Williams'ın mükemmel oyunculuğuyla ölümsüzleşiyor. Keira Knightley A Dangerous Method'da Sabina karakterini ne kadar kötü oynamışsa, Michelle Hanım da Monroe'yu o kadar iyi oynamış. Neden böyle alakasız bir karşılaştırma yapma gereği duydum bilmiyorum. Sanırım A Dangerous Method'ın ismi bir şekilde bu listede bulunmalıydı :)


22) Melancholia: Yalan yok, ben bu adamın filmlerini bildiğin anlamıyorum! Parmaklarına 'fuck' diye dövme yaptıran bir adamın filmlerinin de çok ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum, onu da söylim :P (Antichrist benim gözümde hala 10 üzerinden 0'dır mesela). Neyse, geyiği bırakalım. Devasa ön yargıma, bana göre skandal casting'e (Udo Kier, True Blood’ın seks -bakınız seksi değil, seks- erkeği ve Kiefer  Sutherland!) ve ilk yarıda kendini çok ciddiye alan şımarık yönetmenliğe rağmen ilk kez bir Trier filmini sevdim. Belki de o yüzden aldım listeye.   Afişi, bazı karelerin hakkaten mükemmel oluşu, ve 'melankolia gezegeni'nin dünyaya çarpması muhabbetini  (tekrar ediyorum, adamın satır araları benim umrumda değil) cidden beğendim. 

21) Moneyball: Brad Pitt'li filmler bana hep zor geliyor. Adamın oyunculuğundan ziyade 'celebrity' kişiliğine odaklanıp sürekli dikkatimi dağıtıyorum. Bu filmde bunu yaşamadım diyebilirim. Pitt, para sıkıntısı çeken beyzbol takımı Oakland Atlethics'e radikal değişiklikler getirmeye çalışan general manager Billy Beane'i mükemmel afra tafralarla, yüzünden okunan hırsıyla canlandırıp, benim karaktere odaklanmamı  kolaylaştırıyordu. Jonah Hill adisinin de yan rolde sessiz sakin 'döktürdüğünü' söylemek mümkün. Alışık olduğumuz o 'önce sıkıntılı dönem, zorluklar, ardından gelen zafer ve ver elini mutlu son' çizgisini takip eden spor filmlerinden oldukça farklı, çok gerçek bir filmdi diye aklmda kalmış Moneyball.

20) Rise of the Planet of the Apes: Orijinal Apes serisinin fanı değilim, Mark Whalberg'li 2001 yapımı ile de işim olmaz. Fakat bu film ile seriye olan sevgim 'oluştu' denebilir. Ayrıca San Francisco’da geçen filmleri sevemiyemiyorum (can’t NOT like durumları falan yani), öncelikle şunu bir kabulleneyim. Andy Sarkis'in Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum performansından sonra burdaki Caesar performansı da  şapka çıkartılacak cinstendi. Caesar'ın insan eziyetine daha fazla dayanamayıp oluşturduğu ayaklanma, Golden Gate Köprüsü'ndeki aksiyon sahneleri ve her şeyden önemlisi Caesar'ın konuştuğu, 'Hayır!' dediği o anı hatırlatmakta fayda var. 

19) X-Men First Class: Bu seriye bayılıyorum. Yerden yere vurulan The Last Stand'i bile çok seviyorum. Hala arada bazı sahneleri açıp açıp izlerim. Origins: Wolverine'i ben de beğenmemiştim herkes gibi, fakat bu, seriye olan sempatimin zedelenmiş olduğu anlamına gelmez. First Class ise dozunda seçilmiş mutantları, 2.dünya savaşı ajan filmlerini anımsatan mükemmel aksiyonu / atmosferi ve Erik Lehnsehrr'in (Magneto) çocukluk sahneleriyle gayet etkileyiciydi. Hugh Jackman cameo'suna da ayrı bayılırım.

18) Paul: Simon Pegg’in yazdığı ve Nick Frost manyağıyla birlikte oynadığı en güzel film bu mu acaba? Değil tabii, abartma hemen. Belki bu filmde mükemmel cameo'lar, aklını yemiş espriler var ama Shaun of the Dead apayrı bir filmdi, şimdi onu bir kabul edelim :) Ama abi konuya gel yahu: İki çizgi roman 'nerd’ü Amerika’da Paul isimli bir uzaylıyla karşılaşır! Hem de uzaylı muhabbetinin dibine varmışlarken! Hem de Area 51'de! Öğrencilerine varsayımsal 'if'li cümleleri öğretirken ilk sorduğu sorulardan birisi 'what would you do if you met an alien from outer space?' (eğer bir uzaylı ile karşılaşsan, ne yaparsın?) olan bir İngilizce öğretmeni olarak, en sevdiğim ikililerden biri olan Pegg & Frost'un bu çalışmasını pohpohlamama izin verin lütfen!

17) Scream 4: Çığlık serisi de gözü kapalı hayranı olduğum serilerden. Triloji bittikten sonra devam etmeye çalışan seriler genelde iyi olmuyor, bu ise kendi çapında harikaydı. İlk üç filmi DVD’de izleyebilmiş birisi olarak bunda yaşadığım beyaz perde keyfinin de etkisi var elbette. Trilojinin artık kültleşmiş tüm karakterleriyle tekrar karşılaşmak, eski     dostlarla buluşmak gibiydi. Askerdeyken bir hastane vizitesinden sonra boktan bir Ankara AVM’sinde hayatında hiç yabancı filme gitmemiş bir asker arkadaşımla izlemiştim, herifi zorla götürmüştüm. Onun anısı da bu filme ekstra değer katmıyor değil :)

16) Life in a Day: 24 Temmuz 2010 günü hayat nasıldı? Bu filmdeki gibiydi. Filmekimi takvimine göz gezdirirken bunu görünce, dedim 'buna gidilmeli'. İyki de gitmişim. Enfes bir yapımdı bu, dünyanın onlarca farklı yerinden, onlarca farklı insana ait kısacık kesitlerden oluşan bir hayat kolajı. Sinemada 'ailecek oturmuşuz, geçen tatilde   çektiğimiz videoları tvde izliyoruz' havası yaratmasıyla, dünyanın en uç köşelerinden, en farklı ama tamamen tanıdık  hayatlara göz atmamıza izin vermesiyle beni inanılmaz sarmıştı. 250 farklı hissi çok hızlı ve karman çorman yaşamak için de idealdi. Bu yüzden bıraktığı tadı anlatmak zor olabilir.

15) Drive: Ryan Gosling ve Carey Mulligan’ın çekimlerden önce hap almış olduklarını düşündürtecek kadar abartı boyutta duru oynadığı, az konuşmalı, bol mimikli, bünyesinde tüm suç film ve oyunlarının mekan, karakter, diyalog vs klişelerini barındıran, enfes atmosferli, buz gibi bir film. Instagram'sal pembe/sarı kareleriyle aslında yeterince sıcak bir filmdi belki Drive. Yine de oyunculuklar ve anlatımından ötürü kesinlikle 'buz gibi' daha doğru. Müzikleri bu kadar başarılı olmasaydı şu yarattığı etkinin yarısını yaratabilir miydi, sanmıyorum. Soundtrack o kadar güçlü ki, koyduğum fotoğraf da soundtrack'in kapağı. O derece.

14) In a Better World: Evet, listede aslında bu sezondan olmayan filmler görmek tuhaf. 2010'a dair bir liste yapamamıştım (çok fazla izlemediğim bir dönemdi bu bir, askerdeydim bu iki, blogumla küsmüştüm bu da üç haha) o yüzden direkt zirveye oynayıp her şeyi alt üst edecek Black Swan hariç birkaç tane 'bunlar olmalı' dediğim filmi listeye koydum, hoş görünüz. Film boyunca kendi insanlığımdan utanıp, oto tamircisiyle yaşanan tokat olayında ve Sudan'da geçen sahnelerde Anton'un mavi gözlerine bakarak onu anlamaya çalışırken insanoğlunun neden var olduğunu sorgulamaya kadar gitmiştim.  In a Better World, en iyi yabancı film dalında bir önceki sene hem Oscar hem Golden Globe almıştı. 

13) We Need to Talk About Kevin:  Henüz anne olduğu gerçeği ile barışamamış bir kadının asla iyi bir diyalog kuramadığı oğlu en sonunda akıl almaz (akıl almaz biraz hafif kaldı, 'yürek kaldırmayacak' diyelim) bir şey yapar.  Hafızadan silinemeyecek kadar büyük travmatik parçalar hayatımızın en  küçük detaylarıyla tetikleniyor ve karşımıza çıkıp o anda yaşanan realiteyi alt üst ediyor ya, hah, bu da öyle bir film işte.  Düz gitme endişesi olmayan anlatımıyla izleyicide travmayı şiddetlendiren, mükemmel görselleri olan bir film. Bir annenin klasik “dünyaya bir canavar mı getirdim?” sorusunu, ve sorudaki ‘canavar’ı izleyip tartışın.

12) Bridesmaids: Aylarca afişe kanarak “2 saat süren, Bridget Jones tarzında bir komediye katlanabilir miyim?” diyip ayak sürümüş ve filmi izlememiştim. Ama bu tam bir kahkaha tufanı! Bu yıl en çok buna ve Paul’a güldüm. (Tabii sadece film kategorisinde en çok bunlara güldüm, söz konusu diziler de olacaksa bir numaram tartışmasız Community'dir) Zaten kaç filmde bir kadını gelinlik içinde afedersiniz altına yaparken izleyebiliyoruz ki? 'Güzel kadın', 'iyi kadın', 'yakın arkadaş', 'kıskanılan arkadaş' stereotiplerini alıp evire çevire alt üst eden çok şirin karakterleri de cabası. 



11) The Help: 2 saati aşkın süresi boyunca African-American bakıcı/hizmetçilerin, annelik konusunda genelde beceriksiz olan beyaz kadınların otoritesi altına yaşadıklarını, onların bakış açısından anlatıyor ve 60'ların Amerika suburb'lerine kısmen de olsa ışık tutuyordu. Sürükleyici atmosferini kısmen 'dış ses'e borçlu olan filmlerden bu da. En iyi kadın oyuncu dalında Oscar adayı Viola Davis ve en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar'ını kazanan Octavia Spencer başta olmak üzere filmdeki tüm aktrisler göz yaşartıcı bir güzellikte oynamışlar bu arada.
10) The Skin I Live In: Almodovar’ın en 'çizgi dışı' filmlerinden birisi dersem çok mu iddialı olur bilemiyorum. Sınırları zorlayıp bunu bilim kurgu kıyılarında dolaşan bir film statüsüne bile koyabilirim. Almodovar, cinsiyet konusuna olan takıntısını, filmde Banderas'ın oynadığı karakter aracılığıyla akıl almaz bir boyuta taşıyor. Bir kelime de olsa konusundan bahsetmek istemiyorum. Cinsiyet ile ilgili izlenebilecek en sıra dışı, en hayranlık uyandırıcı hikayelerden birisini mükemmel kareler eşliğinde izlemek istiyorsanız bunu kesinlikle izlemelisiniz.


   9)Biutiful: Inarritu filmlerini hep beğenmişimdir. Hatta çoğunu gereğinden fazla puanlandırmış olabilirim (overrate’in türkçesi ne abi?) emin değilim. Inarritu filmleri arasından en “yerinde” casting bu filmde sanki. Oyunculuk ve mekanlardan hayvan gibi güç alan, önceki filmlerine kıyasla daha az acitasyon yaptığı halde çabucak sarıp sarmalayan sade dramasıyla, hafiften doğa üstü olaylara da dokunmasıyla beni mest etmişti. Mest kısmı yalan, "Mahv" daha doğru, mahvetmişti.

   8)The Tree of Life: Çok uzun süren filmlerle aram iyi değildir normalde. Bunu iki kere izledim ama. Melancholia’da Trier’in sadece filmin ilk bölümlerinde kullanıp bıraktığı “ağır çekim gövde gösterisi” bu filmde çok daha fazla  yer kapladığı için ve haliyle bazı yerlerde rastgele dizilmiş belgesel görüntüleri gibi durduğu için tartışmalara falan yol açtı. Diğer taraftan bana inanılmaz çarpıcı geldi. Bazı insanlara ‘görsel ishal’ gibi gelse de bu tarz şovlar benim için eskimedi henüz. Daha önce film için şuna benzer bir şey demiştim: ‘Hayatında en az bir kez, veya şimdi hala baba figürü ile çatışmış veya çatışan herkesin en azından bir kez şans vermesi gerektiğini düşündüğüm bir film’. Yönetmen Terry Mallick bile neyi nasıl çektiğini açıklayamasa da, bence mükemmeldi The Tree of Life.

      7) Hugo: “Films had the power to capture dreams" diyor. Filmler senin rüyalarını ele geçirir, o kadar güçlüdür diyor. Uzun süredir beni küçüklüğüme götürüp, hala etkilenebildiğim  o kitapların ve filmlerin var olduğu dönemde yaşama isteği aşılayan bir film olmamıştı. Buna  yakın bir hissi en son Lovely Bones, Pan's Labyrinth, The Fall veya Shyamalan'ın ksmen underrated, kısmen manasızlaşan Lady in the Water'ında hissetmiş olmam lazım. Küçükken dinlediğim hikayeler, onlar hakkında günlerce kurduğum hayaller vs...Hugo beni tekrar o döneme götürdü işte. Görselleri (tren sahnesi ve sonra Hugo’nun rüyasında gördüğü tren sahnesi mesela) ve naif anlatımı enfesti. Sinemaya ve edebiyata saygı duruşunun yanında; çocuk aklını, çocuk hayal gücünü ve merakını da yücelttiği için dev sempatimi kazandı. İnsanın değil kütüphanede sıcak çikolata eşliğinde kitap okuyası, direkt kütüphane olası geliyor bu filmden sonra.

     6) The Artist: Buna giderken çok önyargılıydım. “Ne! Siyah beyaz mı, diyalog da mı yokmuş? Hahaha çok dandik!” diye Demet Akalınsal bir tepki bile vermiştim fakat film benim gibi yüksek gürültü ve aksiyon düzeyi olan filmlerle büyümüş şımarık jenerasyondan birisine bile efendi efendi, hiç sıkılmadan kendisini izletmeyi bildi. Dans sahnelerini, yıllar öncesinde kalmış abartılı tiyatro sahnesi oyunculuğunu ve ‘ses’ ile ilgili bir iki sürprizini unutabilmek mümkün değil. Sinemanın ve oyunculuğun dönüm noktalarından birisinden bahsediyor oluşunu da hatırlatalım. Bu yıl Hugo ile birlikte içimdeki sinema ateşini tekrardan gözüme sokan bir filmdi The Artist. En iyi film ve en iyi yönetmen oscarlarını almasını istediğim film de buydu aslında, iyki de almış.

      5) Perfect Sense: Medeniyetin kendi elleriyle veya dış etkenler yüzünden sonunu getirdiği hikayelere zaafım var. Bu filmin bu kadar yükseklerde yer almasını mazur görün o yüzden. Bir salgın yüzünden insanlar duyularını sırayla kaybeder. Dünyanın –veya yaşadığımız kadarıyla medeniyetin- sona erişini farklı bir açıdan ele alan, başka birçok  farklı şekilde yorumlayabileceğiniz, yaylı çalgılar ve piyano eşliğinde beni açık ve net ağlatmış bir filmdir kendisi. Çok iyi temposu sayesinde 83 dakikayı su gibi içen, dış ses ile iyice kuvvetlendirilmiş  never let me go'sal atmosferiyle beni benden alan bir bi-ku/dramdı. M. Night Shyamalan bunu izleyip, film çekerken nerelerde hata yaptığını anlayıp, kendine çekidüzen vermeli. O derece yani.

      4) Take Shelter: Yarı melankolik, yarı kafayı sıyırmış bir Amerikan bağımsızı. Film önerilerini sevgiyle kucakladığım cici arkadaşım MegaVolkan sayesinde indirip izlemiştim filmi. Yetmeyince, !f Istanbul'da  izledim. Nisan'da da normal vizyonda tekrar gösterimde olacak sanırım,. Yine gider miyim, bilemiyorum. Satır aralarındaki  istediğiniz yöne çekebileceğiniz eleştrileri bir yana, peygamber ile şizofren arasında gidip gelen bir baba ile aslında bakılması devasa sabır, özen ve sevgi gerektiren bir çocuğun olduğu ailede diyalog sorununu izletmişti bana. Bunu izletirken dalgalanıp da durulamayan 'dünyanın sonu' fetişimi de beslemiş ve haliyle beni mest etmişti. Anne baba rolündeki Jessica Chastain (bu 30'luk listede üç filmi var: Take Shelter, The Tree of Life, The Help) ve özellikle Michael Shannon'ı  bi izlemek lazım.


    3) Incendies: Kanada’lı genç ikizler, anneleri öldükten sonra vasiyeti üzerine ortadoğuya, annelerinin doğduğu yere –filmde belirtilmemekle birlikte Lübnan-  giderler. Vasiyetnamede babalarını ve ağabeylerini bulmalarını istenmektedir. Sadece flashback’li ve dağınık örgülü anlatımıyla değil, 70-80’lerde ülkenin içinde bulunduğu iç savaşın kafayı sıyırmış vahşetini duru bir şekilde anlatımıyla, Nawel Marwan’ın hayat dolu ama gittikçe zayıflayan duruşuyla sarsmıştı Incendies. Modern Kanada’da yaşayan iki genç, ortadoğuya varıp sonuca yaklaştıkça artan kalp çarpıntısı, filmin sonundaki bağışlama mesajıyla yerini gözyaşlarına bırakıyordu. Bu paragrafı yazarken otobüsün yakıldığı sahneyi tekrar izledim. Savaş filmleri sahneleri arasında en çarpıcı olanlarından birisi kesinlikle.

     2) A Separation: İran yapımı bir dramdı bu. En iyi yabancı film dalında Oscar'ı aldı götürdü, çok da iyi oldu. Anlaşmazlıkların, karşı fikirlerin, yanlış anlamaların, doğru ve yalanların insanları nasıl bir çıkmaza gömdüğünü kusursuz bir senaryo ve şahane oyunculukla anlatıyordu. Arka planda ise yer ve konu ne olursa olsun, doğu medeniyetlerinde pazarlığın ne kadar yaygın olduğuna, sınıf ve jenerasyon farklarının ülke, rejim, inanç vs gözetmeksizin yaşanabildiğine, İran’ın capcanlı ve leş trafiğine ve belki de sıfır müzikle de insanın böğrüne taş oturtacak kadar etkileyici bir film yapılabileceğine şahit oluyorduk. Çocuk oyuncuların başarısına da ayrıca dikkat çekelim. Minik kızın, oksiyen tüpüyle oynarken yaşlı adamı uyandırıp korkması, o incecik sesi ve Arap aksanıyla 'Selam' demesini unutamıyorum.


   1) Another Earth: İzlediğim günden beri en çok düşündüğüm, karelerini sürekli hatırlamaya çalıştığım ve o koskocaman, içinden gökyüzü taşan sahnelerini gözümün önüne getirebildiğimde hala tüylerimi diken diken eden bir film. Hem gözlerim sulu sulu ekrana bakmaktan kendimi alamadığım için, hem duruluğuyla mest ettiği için ve en çok da bırakın bulunduğu şehri veya ülkeyi, insanda direkt gezegenden çekip gitme arzusunu tetiklediği için, hayatımın son 15 yılını özetlediği için bu filme aşığım sanırım. Kişisel sebepler bir yana, bilim kurguya azıcık ucundan sempati besleyenleri dahi sımsıkı saracak atmosferi, çılgın kamera oyunları ve boğan melankolisiyle herhangi bi türün içine sıkıştırılmayı haketmeyen, türlerin de ötesinde olan filmler (Aronofsky'nin The Fountain'ı mesela) listesine rahatça giriyor Another Earth.

2/26/2012

KEEP THE LIGHTS ON - !f ISTANBUL

(for English, scroll a bit further down)

Bu bir dram değil. Acitasyon, melodramatik anlar falan yok. Sadece birbirini seven iki erkeğin dümdüz, ama çok güzel anlatılmış bir hikayesi bu. İki insanın birbirini tanımaya başlamasıyla hikaye gelişir ve aşk acısı anlatan standart filmlere alışmış bünye bizi gözyaşlarına boğacak o kırılma noktasını bekler. Hayır. Keep the Lights On'da bu gerçekleşmiyor. Öyle bir derdi de yok zaten. En acıtması gereken sahneler daha az etkilerken, küçücük detaylarda gözleriniz dolabilir. Veya korkunç olması gereken bir anda veya tartışma sırasında gülecek veya tebessüm edecek bir şeyler bulabilirsiniz. Geçen hafta izlediğim Weekend'in aksine, bu filmde daha geniş bir zaman dilimine şahit oluyoruz. Yanılmıyorsam 10 yıllık bir ilişkiyi anlatıyor film; inişlerine, çıkışlarına, rezilliklerine ve zaferlerine bir bakış atıyoruz. Ne hissedeceğimizi de tamamen bize bırakmış yönetmen Ira Sachs.
---
This is not one of those overwhelming melodramas. It is just a story of two men who happen to fall in love. A very plain but engrossingly beautiful story that is just told straightforward. Two men start to know more about each other, they fall for each other more and more and then you think it is time for that breaking point that will complicate everything and make viewers sob to death but no, that doesn't happen in Keep the Lights On. That's not the point, anyway. Some super tiny details might hurt you more than the dramatic mental and or physical break downs in the film. Some serious moments and arguments will be interrupted when you find yourself laughing at an unexpectedly silly detail (it might be sth that just happens or sth that one of the characters says). Unlike Weekend, which I saw and loved last week, this film focuses on a longer period of time; it's 10 years if I'm not mistaken. Ira Sachs, the director, shows us the ups and downs, the failures and the victories of the couple and he does it without any pretentious effort to look 'super cool and super dramatic'. I really enjoyed this one.

BELLFLOWER - !f ISTANBUL


http://www.imdb.com/title/tt1242599/                        (for English, please scroll a bit further down)

Bu sefer kıyamete doğru sürüklenen şey dünya değil. Bu sefer sürüklenen, bir ilişki ve etrafındaki insanlar. Olurda bir gün dünyanın sonu gelir, kim avcı kim kurban belli olmaz bir ortam oluşur diye kendilerine post-apokaliptik bir araba ve flamethrower (alev üfleyen, ateş saçan, ateş sıçan?) silah yapacak kadar boş vakti olan iki arkadaşın ‘genç yetişkinlik’ dönemini izliyoruz. Bu gençlerden Woodrow (oynayan Evan Glodell, aynı zamanda filmin hem yazarı, hem de yönetmeni) bir kıza aşık olur ve olaylar gelişir. Filmin hikaye anlatımı pek hoşuma gitmedi belki ama kusursuz atmosferi ve görselliğinden ötürü bunu görmezden gelebilirim. Abartıya kaçmış gibi görünse de film boyunca kullanılmış aşırı parlak ve çok yoğun kontrastlı kareler, güneşi ve lens flare efektini kendi yüzünüzde hissettirecek kadar yakın çekimler ve pisleştirilip bozulmuş sarı/turuncumsu filtre bana yetmedi, bir 100 dakika daha izlerdim heralde. Glodell bas bas bağırıyor; ‘Arkadaşım, bu benim ilk filmim. Yazdım, yönetiyorum, oynuyorum, kamera kullanma stilim de bu!’ diyor. Jonathan Keevil’in 10/10’luk şarkıları da soundtrack’i de filmde olağanüstü bir atmosfer yaratmış. Film bitip de credits akmaya başladığı halde koltuğa yapışıp kaldığım nadir filmlerdendir.

This time it’s not the world that’s going apocalyptic, it’s a relationship and the people that are tied to it. Two ‘besties’, at their mid or late 20s, have enough free time to plan and build a Mad-Maxian car and a flamethrower to be the ruling gang if and when the apocalypse arrives. One of these young adults, Woodrow (acted by Evan Glodell, who is also the writer and the director of the film), falls for a girl and then shit happens. Maybe because Glodell didn’t really give a damn about the story, there are some points where my mind sent some ‘wtf?’s about what was going on in the film. However, the film is visually bizarre and AWESOME thanks to the excellent use of overbright and extreme contrast, distorted and dirty yellow/orange-ish lenses, and of course close-ups that put you right in the sunlight and lens flare. I could go 100 more minutes watching this deliciousness. It was like Glodell shouting on the stage, saying ‘Guys, this is my debut. I wrote, directed and acted in it. And this is my style!!’ What makes Bellflower even cooler is the 10/10 songs and soundtrack by Jonathan Keevil, which adds up to the  beautiful atmosphere, the bizarreness and awesomeness of Bellflower. I don’t usually remain seated after the end credits begin, but there are a few films that has made me. Bellflower was definitely one of them.

2/22/2012

ÇÜRÜK - THE PINK REPORT - !f ISTANBUL


(scroll a bit further down for English)

Ulrike Böhnisch’in yönettiği bu belgesel, bizi eşcinsel erkeklerin dişlerine ve kurumuş dudaklarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Belgeselde konuşmayı kabul eden bu insanların, yüzlerinin görünmesini istemedikleri için film boyunca sadece çenelerini, bazen kafalarının arkasını izlemek ve bozuk İngilizce’lerine maruz kalmak sinir bozucu olsa da, biraz sakin kafayla ‘neden?’ diye düşününce yürek burkucu, çirkin gerçek insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor: Korkuyorlar. Sadece toplumdan veya ordudan değil, ailelerinden ve onlardan gelecek tepkilerden korkuyorlar. Belgesel boyunca, üç dört eşcinsel erkekten Türkiye’deki zorunlu askerlik ile ilgili ne düşündüklerini, gitmemek için ne tür aşağılayıcı aşamalardan geçtiklerini, gidenlerden de neler tecrübe ettiklerini dinliyoruz. Biz onları dinlerken, yönetmen de bizi insanın içini acıtacak derecede çirkin ve moral bozucu semt manzaraları eşliğinde Istanbul ve Ankara’nın ‘kötü’ bölgelerine zorunlu bir yolculuğa çıkarıyor. Çürük, sadece askere gitmemek için alınan rapora verilen isim olmaktan çıkıp, sistem ve yaşadığımız çarpık şehirler için Böhnisch’in bir yorumu oluyor adeta: ‘Siz çürüksünüz’ diyor. Bu belgeselde anlatılanları ilk kez duymuyoruz belki, ve Çürük çok yeni bir şey sunmuyormuş gibi görünebilir, ama aslında sunuyor. Ayrımcılığa, resmiyete dökülmüş bu rezalete ve aşağılamaya karşı atılmış başka bir çığlık sunuyor. Dün salonda oturanlar, yönetmenin ve belgeselde konuşmuş eşcinsel erkeklerin söyleyecekleriyle zaten aynı fikirde olan insanlardı. Umarım bu cesur çığlık, Çürük ve benzeri  filmler ‘underground’ kalmayı kesip daha fazla popülerleşir ve bu şekilde belki bi olasılık ‘kör taraf’a da ulaşır, ordaki insanların bakış açısını değiştirir. Ulrike’yi bu cesur belgeselinden ötürü tebrik ediyorum.
-----
Directed by Ulrike Böhnisch, this documentary takes us deep into the teeth and dried lips of gey men. That’s totally because they don’t want their faces to be seen. It’s seriously annoying to watch their jaws and listening to their broken English till the end, however; when you give some thought to why they don’t want to show their faces, the ugly and heartbreaking truth hits you in the face: They are scared. Not only of the society and the army, but also of their families and their reactions, which is even more disheartening. Throughout the documentary, three or four homosexual guys tell us what they thin or have experienced about/during the mandatory military service in Turkey. In the meantime, the director forces us to take a tour around gruesomely ugly, demoralizing sceneries from the rough parts of Istanbul and Ankara, creating a gloomy atmosphere, which I loved. Although we’re familiar with this kind of stories and Çürük might look like it offers nothing new, it actually does. It offers another brave scream against discrimination and official humiliation. I believe people sitting in the theater yesterday already agree what the director and the people in the documentary have to say, but I hope Çürük and more films like this will become more and more popular and less underground so that it might, just might, reach to the ‘blind side’ and at least start changing people’s perspectives. Congratulations Ulrike, for this brave documentary.  

2/20/2012

BEYOND THE BLACK RAINBOW - !f ISTANBUL


(for English, scroll a bit further down)


70’lere saygı duruşu niteliğinde olacağını ve son zamanlarda daha bi alıştığım, takip etmesi daha kolay, daha belirgin sembolleri ve senaryosu olan filmlere zıt bir şekilde yorucu olacağını bildiğim halde tatmin olurum diye düşünüyordum. Film temelde THX 1138’i andıran bir ‘zorla tutulduğun yerden kaçma’ hikayesi.  Renklerle, Daft Punk’ımsı müziklerle güzel bir retro hava oluşmamış değil ama belli bi yerden sonra anlatım ne kadar özgünleştiyse beni o kadar baydı. Klostrofobisi de bana biraz yapay geldi, tam olarak kendimi o rahatsız edici ortamın içine girmiş bulamadım. Baş ağrısı verecek kadar çok şey istiyor izleyicisinden. Bu da büyük eksi bence. Kısacası benim için biraz hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Yine de bu filmle yönetmenlik dünyasına adım atan Panos Cosmatos’un bilim kurgu çekmeye devam etmesini istiyorum. Daha çok bilim kurgu istiyoruz!

-----

Well, forgive this 25-year-old guy but I need to say that it was a kind of a turn off for me  to know that this was going to be a tribute to the ‘70s and honestly I am more into easier sciencef-fiction with a story that’s gripping enough and easier to follow (mind you, genre-wise, BtBR is not hard science fiction but it is ‘hard to watch’ till the end) still I wanted to give a shot for this film, I thought I’d be satisfied watching pure sci-fi after lots and lots of Hollywood ‘sci-fi/action’ crap. The film is basically about an ‘escape from the imprisonment’ which reminds me of THX 1138. The colors, the director’s dragging ‘give me your full attention until your head cracks or else get the fuck out’ stlye and the Daft Punk-ish soundtrack do help create a Kubrickian (or Kubrick-esque?) retro atmosphere but all this beauty becomes incredibly exhausting before long because as I mentioned above, the film demands your full commitment. Anyway, despite the negativity of this review, I’d like to mention that this is the very first directing experience of Panos Cosmatos, who I believe should keep making sci-fi films. We need more science fiction!

2/17/2012

BABYCALL - !f ISTANBUL

http://www.imdb.com/title/tt1595833/

Norveç yapımı bir film. Yönetmen Pal Sletaune. Bir anne, zamanında yaşanmış korkunç bir olay ve annenin çocuğu ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsü. İskandinav dram/gerilimlerine alışkın değilim, bu yüzden filmin duruluğuna ve sakinliğine biraz yabancılık çekmiş olabilirim fakat özellikle sonlarına doğru iyice içine girdiğimi ve sonunu beğendiğimi söyleyebilirim. Dokunaklı bir film. Şart değil ama türün meraklıları izleyebilir.

--English--

This is a Norwegian drama/thriller directed by Pel Sletaune. A single mother, a horrifying trauma that is left behind (is it really left behind?), and the mother’s will to protect her son at all costs. I’m not really familiar with Scandinavian thrillers and that might be the reason I had a bit difficulty feeling the stillness of the film but as it drew nearer to the end, it got even more gripping and I can easily say that I enjoyed the end of the film. It has a bit poignant atmosphere.  Not a must, but those who dig the genre might want to check this 6.5/10 film out.

2/16/2012

WEEKEND by ANDREW HAIGH, ISTANBUL FILM FESTIVAL



(for English, please scroll a bit further down)

!f Istanbul film festivali dünyasına gökkuşağı filmleri (her şeyi stereotipik yapalım, yihuuu oley) kategorisinden Weekend ile adım attık bu sene. Bir Cuma gecesi, kafasını dağıtmak için bara giden eleman, orda genç bir adamla tanışır ve film yaşadıkları 3 günü anlatır. Hikaye veya senaryo namına her şey beklendiği gibi, böylesine bir aşk filminde önemli olan oyunculuk ve samimi diyaloglardır, aksi takdirde yere çakılırsınız. Andrew Haigh’ın yönettiği bu film ise Tom Cullen ve Chris New’in şaşırtıcı derecede iyi oyunculuğu ve yakalanmış o ufacık anlara ait gerçek diyaloglarıyla kocaman bir artı puan alıyor. Cüretkar sevişme sahneleri de   çok düzgün çekilmiş. İzlemeye değer.
-----
My first film in Istanbul Film Festival this year is from the rainbow category (is it wrong to put films in categories like ‘homosexual films’? just asking), it is ‘Weekend’ by Andrew Haigh. Though there is nothing special about the story (on a Friday night, a guy just walks into a gay bar to shake the stress away and ends up with a random guy who will later turn into a three-day-drama), its two leads’ performances are amazingly sincere and the dialogues are just real. Because a romance like this is doomed to tank without some good acting or conversations. But this one is a good one. Definitely worth watching.

2/12/2012

MY WEEK WITH MARILYN, MICHELLE WILLIAMS, WHITNEY HOUSTON, THE BODYGUARD





(for English translation, scroll a bit further down)

Bu filmi izlemek istediğimden emin değildim fakat hem 50’li yıllarda esen Monroe rüzgarını veyahut sonraki jenerasyonlara kalan tortularını bile yaşayamamış 25 yaşında bir genç olduğum için, hem de Whitney Houston’ın ölümü üzerine bugün evde The Bodyguard’ın sevdiğim sahnelerini izleyip çocukluğuma geri gittiğim sırada “yahu ben şu My Week with Marilyn’i izliym artık” dediğim için kendimi filme bilet alırken buldum. İyi ki gitmişim, izlemişim filmi.

Film gerçek bir hikaye üzerine kurulu (aksini bekleyen yoktu zaten ne saçmalıyosun). Film endüstrisinde iş bulmak isteyen 24 yaşındaki İngiliz Colin Clark, 'The Prince and The Showgirl' çekimleri için İngiltere’ye giden Monroe (30 yaşındayken, ölümüne 6 sene kala) ile vakit geçirme ve yakınlaşma şansı bulur. Film, Clark ve Monroe arasındaki ilişkinin nereye varacağından ziyade (ki nasıl sonlanacağı gayet açık), kamera önünde replik unuttuğu ve çekimlere saatlerce geç gittiği halde fanlarının gözünde ışıltısından bir şey kaybetmeyen Monroe ile, kapalı kapılar ardında milyonların aşık olmadığı sıradan insan düzeyine inmek isteyen, gözleri yaşlı, makyajı akmış Monroe arasındaki Colin Clark’ın nasıl bir yerde durduğunu ve Monroe’yu az da olsa nasıl etkilediğini anlatıyor. Veya “Monroe’nun onun nasıl etkilediğini anlatıyor” da diyebiliriz. (Tabii Monroe bazen her şeyden uzaklaşmak istese de, çoğu zaman bir göz kırpmayla veya bir gülüşle milyonların kalbini kolayca çalmanın verdiği büyüye kapılıp tekrar geri dönmek istiyor. Belki de bu aşırı farkındalık kısmen kafayı yemesine sebep oluyor.) 

Monroe’nun yönetmen ve prodüktörlerin sabrını zorlayan beceriksizlikleri hakkında Colin Clark şunları yazmış günlüğünde: “Film repliklerini unutmaktan çok, onları hiç ezberlememiş gibi duruyordu genelde. Replikler Monroe’nun zihnindeki panoya o kadar gevşek bir şekilde asılmış ki, ufacık bir esintiyle yere düşüyorlardı sanki.” Colin Clark’ın filmde bahsi geçmeyen eşcinsel deneyimleri de ilginç bir detay, Monroe gibi bir star ile bu kadar yakınlaştıktan sonra insan cinsel açıdan yolunu şaşırıyor demek ki :)

Michelle Williams'a gelince. Kendisi son zamanlarda en çok dikkatimi çeken aktrislerden birisi. Gerçi son yıllarda oynadığı filmlere bakılırsa dikkatleri çekmemesi imkansız (Blue Valentine, Shutter Island ve Synecdoche New York aklıma ilk gelenler) ve bu filmle birlikte yanılmıyorsam ikinci kez En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar Adayı oluyor.  Monroe'yu oynarken fanlarının ağzının suyunu akıtan süperstar anlarında da, odasında yalnız kalmak istediği kriz anlarında da, Colin Clark ile çayırlarda yürüdüğü anlarda da mükemmel oynamış. Monroe’yu oynamak kolay olmasa gerek. Filmde uçaktan indiği ve etrafı gazetecilerle sarıldığı sahnede Williams sanki kendi kariyerinin geldiğini yeri kutluyormuş gibi bir sahne oluşuyor. “Should I be her?” diyip Colin’in elinden sıyrılıp etrafını saran fanlarına kısacık bir şov yaptığı sahnede ise resmen devleşiyor Williams.

"Should I be her?"
Williams’ın eşsiz oyunculuğu yanında, Monroe’dan alacağı elektrikle kariyerini tekrar canlandırmak isteyen Sir Olivier rolünde Kenneth Branagh da çok başarılı. Bu arada; üzgünüm Kiefer Sutherland ama asla bir Branagh olamazsın! :P

Ve evet, çocukluğumda Whitney Houston’ın şarkılarını yarım yamalak İngilizcemle deliler gibi söylerdim. The Bodyguard’ı ilk kez televizyonda izlerken sonuna gelmeden babam tarafından “geç oldu” diye odama gönderildiğimi, bir sene sonra tekrar televizyonda denk geldiğimde sonuna kadar heyecanla izlediğimi de hatırlarım. O yüzden öldüğünü duyunca bir tuhaf oldum ister istemez. She was the queen of the night.

---English---

At first, I wasn’t really sure that I wanted to watch this film but the fact is that I, a 25 year-old-young man, didn’t have the chance to see or feel the electrifying magic of Marilyn Monroe in ‘50s and while I was watching The Bodyguard in memory of one of my favorite childhood stars Whitney Houston, it occured to me that I should continue the tribute (how is this in any way related to whitney? that I don't know) by going to the cinema and watching My Week with Marilyn. I must say I’m glad I watched it.

The film is based on a true story. Colin Clark, a movie-mad, leaves his family in the country of Britain and moves to London in the stubborn hope of finding himself a good job in the film industry. As the proud gofer, the  first major project he’ll be a part of is 'The Prince and The Showgirl', for which Monroe, at the age of 30, only six years before her death,  flies to London. Clark finds himself not only in the middle of a very busy industry but also so close to Monroe herself, kind of managing Monroe, taking care of her stuff, dealing with her mostly unpredictable mood and her absentees that drive everyone mad. The film’s focus is not entirely on how their relationship grows (because it’s quite clear how it’s gonna end) but more on where Clark stands between the Monroe number  1, who is with flawless attraction and beauty despite her inability to remember her lines and clumsy acting, and the Monroe number 2, who behind closed doors longs to cast off her superstar make up and descend to the level of ordinary people that’s not admired by millions. (Of course this is usually temporary because whenever she recalls how it feels to steal the hearts of millions with just a smile or a wink, she wants to dive right back into that light. Maybe it’s this extreme self-awareness that drives her crazy.) In his diary, Clark writes about why he thinks Monroe keeps forgetting the lines:It is more as if she had never quite learnt them – as if they are pinned to her mental noticeboard so loosely that the slightest puff of wind will send them floating to the floor.” In his diary, Clark also writes about his sexual experiences with men, which is not the point or mentioned in the movie. That brings me to my next point; after a week or two with Marilyn, your sexual orientation would eventually be disoriented! :)

No wonder why Michelle Williams has caught my eye recently; she’s been in over-achieving films like Blue Valentine, Shutter Island and Synecdoche New York. And now she’s been nominated for an Oscar for the best actress for the second time if I'm not mistaken. She’s so perfect at reflecting all the different moods of Monroe; the sexy goddess for whom the fans drool, the depressed superstar during a nervous breakdown and the happy little child running in the meadow. It was as if Williams was celebrating a milestone in her career when in the film she gets off the plane and is surrounded by wildly curious pressmen and photographers. Also in the “Should I be her?” scene where she lets go off Colin Clark’s hand and entertains a group of fans for a short time, Williams just grow prodigiously.

Next to Williams’s unique acting, Kenneth Branagh is also doing a great job as Sir Olivier, who wants Monroe's glamour to rub off on him and re-ignite his career in films. That said; I’m really sorry Kiefer Sutherland, but you can never measure up to Branagh! :)

Sing it, girl
And yes, when I was a child, I used to sing Whitney Houston’s songs absentmindedly with almost no sense of English vocabulary. I also remember when I first saw The Bodyguard on TV, my father didn’t let me watch the end because it was bedtime for me. A year later, I saw it again and I could watch the end, too. So when I heard about the death of the woman whose songs turned my adolescence into a sad phase of unnecessary drama, I felt a bit weird. She was the queen of the night.