Bu gadget'ta bir hata oluştu

4/28/2012

CABIN IN THE WOODS (DEHSET KAPANI)

Daha önce found footage / el kameralı filmler kategorisinde zirveyi zorlayacak Cloverfield'ı yazmış Drew Goddard'ın ilk yönetmenlik deneyimi Cabin in the Woods neden mükemmel, hemen açıklayalım:

1) Korku türünü seven, türün en boktan örneklerine bile sinema koltuğuna gerilerek yapışmanın o anlatılmaz hazzı için giden, on dakikalık bir sahnede 854 tane klişeyi anında listeleyebilen ama o klişelere de hayran insanlara cevher değerinde bir senaryoya sahip olduğu için.

2) Fragmandaki o 'hmm bildiğin teen-slasher ama bu sefer ufak bir değişiklik var hikayede' havasından ötürü filme gayet bilge bir edayla ne izleyeceğinizi bilerek gidiyorsunuz. Filmin şaşırtacak kısmının o olduğunu sanıyorsunuz. 'Aaaa aynı Cube gibi, Saw gibi, masum gençler araçlı gereçli tuzaklı düğmeli tuşlu mekandan kurtulmaya çalışcak' diyorsunuz. Henüz ikinci yarıda olacakları bilmeden böyle düşündüğünüz için açık ve net GÖT oluyorsunuz. İkinci yarıda sınır tanımıyor film. Yıl olmuş 2012, görmediğimiz veya tahmin edemeyeceğimiz şey kalmadı sanıyorken, bir korku filmi insana 'nasıl ya?' dedirtir mi? Şaşırtır mı? Cabin in the Woods şaşırtır. 

3) Goddard ve ekibi filmi yaparken o kadar çok eğlenmiş, o kadar güzel kendini ciddiye 'almamış' ki, filmden çok şık bir luabalilik, bir küstahlık, kendini bilmez derecede espriye bulanmış bir absürdlük akıyor. Seyirci de bu geyikleri sırıtarak izliyor. Tüm bu 'tuhaf'lığına rağmen üç beş yerde son derece başarılı bir şekilde korkuttuğu için.

4) Şu soruyu sorduğu için: Bir korku filmi izlerken koltuğunda gevşek gevşek 'Ulan o kadar da aptal olamazsın, oraya tek başına gidilir mi?' diye aşağıladığın o aptal sarışın, hakkaten gerizekalı olduğu için mi onu yapıyor? Yoksa kurban olduğum korku türü onu yapmasını şart koştuğu için mi?

5) Kafayı sıyırmış o dahiyane sahne için. İzleyenler anlayacaktır neyden bahsettiğimi. Olağanüstü.

BURDA SPOILER VAR

--

6) Sadece korku türünün değil, tüm sinema fanlarının önünde saygıyla eğileceği Sigourney Weaver'ın cameo'su ve geldiği gibi kafaya baltayı yiyip gitmesi gibi bir sürprize sahip olduğu için.

--

SPOILER BİTTİ

Yazı da bitti. Şimdi kapayın çenenizi ve izleyin şu filmi.

Elindekinin ne olduğunu sormayın, gidin izleyin :)

4/21/2012

THE AWAKENING / BATTLESHIP

Battleship: Rihanna hiç bu kadar çirkin olmamıştı, bu bir, Sadece görsel efekt izlemek amacıyla gittiği bir filmde bile insan hayal kırıklığına uğrayabiliyormuş, onu da öğrenmiş olduk, bu da iki :) E bu yaz yeni bir Transformers filmi yok, haliyle Hasbro ve Hollywood boş durmayacaktı. Elbette bunu koyuverdiler önümüze. Yine aynı 'karizmatik' ses efektleri ve ışık oyunları ile seyirciye bir 'aşırı doz' durumu yaşatılmaya çalışılmış. Zaten bunun için bu filme bilet almış bir kadroyla izledim filmi, birimiz bile memnun ayrılmadık filmden. Rihanna'ya "what the hell is that?" ve "yes, sir" dışında bir iki replik daha yazılsaymış iyi olurmuş bir de. Bu tarz filmlere sadece görsel ve işitsel kaygılarla gidilmesi gerektiğini biliyoruz, bu o açıdan da tatmin etmedi. Otur, sıfır.

The Awakening / Öbür Dünyadan: Hemen filmi izlemeniz için sebepleri dizeyim: 1920'ler İngiltere'sindeki o yatılı okulun mükemmel atmosferi, yönetmen Nick Morphy'nin ilk filmi olmasına rağmen duygusal bir hava yakalayabilmiş olması ve merak duygusunu son ana kadar diri tutabilmiş olması, hayalet hikayelerini sevenleri tatmin edici klişelere ek olarak yaratıcı şeyler eklemesi (oyuncak ev sahnesi, çocukluk travmasına geri dönüş sahnesinin çekim şekli, bazı diyaloglar ve finaldeki 'the orphanage / el orfanato'yu hatırlatan duygu yoğunluğu), başrolde Rebecca Hall olmak üzere iyi seçilmiş ve oynamış oyuncu kadrosu. Hadi şimdi gidin filmi izleyin. Geçenlerde Harry Potter'ın pincosunun oynadığı Woman in Black'ten sonra bence daha iyi bile gelecektir.


4/18/2012

CHRONICLE / THE DIVIDE / THE GREY

Gerçeküstü / Chronicle: Perdede çok iyi kotarılmış görsel efektleri için, el kamerasının o "tehlikenin tam ortasında" hissini bir iki yerde çok iyi verdiği için, beklemedikleri bir anda süper güçler edinen 3 arkadaşın başlarına gelebilecek şeyleri en doğal ve gerçekçi haliyle anlattığı için, uçma yeteneklerini ilk test ettikleri an ve başardıkları anın orgazmik keyfi için, tüm klişeleri başarıyla yerine getirip (gerçi New York veya San Francisco klişesi yok, bu sefer mekanımız Seattle), bazı yerlerde güldüren iyi esprileriyle keyifli bir pop corn seyirliği olduğu için izlenmeli. 

Aksi takdirde her süper kahraman filminde çığır açan bir senaryo bekliyorsanız, her Hollywood filmine "aman bu da klişedir kesin" diye tereddütle yaklaşıyorsanız, içeriği derin filmler dışında sinemanın keyif vermediği düşüncesindeyseniz, denemeyin bile. Paranızı sevdiğiniz bir filmin DVD'sine, vaktinizi de Demirkubuz'un filmlerinde kapılara yüklendiğini sandığınız ama aslında olmayan anlamları anlamaya çalışarak harcamanız daha mantıklı olacaktır, bilginize.

Mahşer Günü / The Divide: Frontiers isimli 'efsane'den hallice filmin yönetmeni Xavier Gens'in son filmi. Yine stilize vahşet, yine mükemmel müzik kullanımı ve hatta yine bir saç kesme sahnesi ile karşı karşıyayız. Bu adamın saç kesme ile nasıl bir davası var, çözmek lazım. Film şöyle: New York'ta bir nükleer saldırı sırasında 9 yabancı, yaşadıkları binanın bodrum katına sığınırlar. Yıkım dışarda mıdır, yoksa birbirini tanımayan bu insanların sığındığı klostrofobik bodrum katında mıdır, 2 saat boyunca bunu izliyoruz.

'Post-apokaliptik' lafını görünce kocaman kitlesel yıkım sahneleri veya dekorlar beklemeyin. 120 dakikanın 116'sı bodrum katında geçiyor, rakamları abartmak için vermedim, hakkaten öyle. Bazen ' ulan o zaman dizi olsaymış ya bu?' dedirten klip tadında melodramatik anlarla, bazen bayık diyaloglarla, bazen tırmanan gerilimle, bir şekilde sürekli bu bodrumdayız yani. Benim gibi 'geniş açı yıkılmış şehir manzarası' fetişlerine filmin sonunda çok ufak bir ödül de var. Filmin eksik yanı çok, yine de karanlık atmosferi, müthiş renkleri, bir iki karakterin yaşadığı teknik açıdan şahane fiziksel değişimi, sonlara doğru iyice tırmanan merak duygusu ve elbette 'melankolik-ama-aynı-zamanda-kan-gövdeyi-götürüyor' havası gibi önemli artıları var. Daha çok 'KAN' istiyoruz Gens abi, daha çok.

Gri Kurt / The Grey: E Liam Neeson film boyunca bilge adam pozisyonunda uçak kazasından hayatta kalanlar grubunu bir oraya bir buraya sürükleyip duruyor yahu? Uçak Alaska'ya düşmüş, şartlar o kadar imkansıza yakın ki, ağızdan veya burundan solumak yetmez olmuş, bir de üstüne taaa the day after tomorrow'daki yapay kurtlardan bile daha yapay alpha kurt ve yarenleri 'burası bizim mıntıka lan, basın gidin' diye bunlara musallat olmuş, Liam Neeson tipinde biri bilge bilge konuşacak, ne yapmamız gerektiğini söyleyip duracak, valla hiç durmam hazır da beynim soğuktan donmuşken adamın boğazını kesiverirdim oracıkta. Neyse, filme dönelim. Üç beş kişinin zorlu şartlar altında hayatta kalmaya çalışması Hollywood'un bu aralar ekmeğini bolca yediği klişelerden birisi. Klişe dediğin şey, işe yaradığı için klişe olmuştur ona da lafım yok ama bu filmde bazı yerler çooook sıkıcı geldi bana. Kurtların saldırıları ve saldırı şekilleri, karşılaşılan zorluklar vs ilgi çekici değil. Beni istisnasız her filmde etkileyen "duygusal flashback sahneleri" bile bu filmde bayık oldukça. Bunu izleyeceğim Vertical Limit'i izlerim daha iyi. Onda kurt yok belki ama kar var, soğuk var, heyecan var, gerilim var. Var da var.

4/16/2012

FESTİVALDEN AKLIMDA KALANLAR

Yalnız Gezegen'in yönetmeni Julia Loktev
Aslında çok film izlemedim, tamamen kendi beğenime göre seçtiğim filmlerdi bunlar. O yüzden 'allahım çok avrupai ve sıkıcı' filmleri genelde direkt eliyorum:)) Ödül kısmı pek umrumda olmasa da, izlediklerim arasından 'Yalnız Gezegen / Loneliest Planet'ın ödül almış olması güzel, çok beğendiğim bir filmdi.  Kafkas Dağlarının hem huzur, hem de klostrofobik bir tedirginlik hissi veren manzaraları içinde, sürükleyici bir hikayesi olmasa da genç bir çiftin yabancı bir ortamda, yabancı bir rehberle ilişkisini, güven gel gitlerini gayet şık işleyişiyle beni baya sarmıştı film. Gittiğim diğer 20 kadar film arasından tekrar bahsinin geçmesinin gerekli olduğunu düşündüğüm filmleri de buraya yazdım, buyrunuz efem; 

The Travelling Players / Kumpanya: 3 saat 50 dakikalık ’75 yapımı bir Angelopoulos transatlantiği. 2.Dünya Savaşı dönemi Yunanistan’dan geçen faşist ve komünist rejimi, şehir şehir dolaşan tiyatrocuların gözünden anlatan aşırı yorucu bir film. Alışageldiğimiz 'diyalog' çok az. Onun yerine şarkı var, marş var, balkondan halka seslenme var, kameraya dönüp 20 dakika konuşan oyuncular var. Salondaki insanların yarısı çıktı filmden. Ben direttim. Müsamere oyunculuğa, takip etmesi zor anlatıma, beni hiç çekmeyen Yunan müziklerine (akerdeon mudur ne zıkkımdır) rağmen beğendim de. Üç beş yerde çok feci dokunduruyor film. İnsanın budalalığını da çok güzel kafana kafana vuruyo böyle. 

Monroe'nun en şirin anlarından birisi
Prens ve Şov Kızı / The Prince and the Show Girl: Beyazperdede ilk Marilyn Monroe tecrübem! Film vasatın çok üstünde diyemeyeceğim, bir yerden sonra büyük bir tempo sorunu baş gösteriyor. Fakat perdede Monroe varken film pek umrumda değildi açıkçası, kadını izlemek müthiş bir keyifmiş! Filmde karşıma ilk çıktığı an yüzümde kontrol edemediğim bir gülümseme oluştu, hatırlıyorum. Michelle Williams’lı My Week with Marilyn bu filmin çekimleri için İngiltere’ye giden Marilyn’in bir haftasını anlatıyordu, iki filmde birebir paralel sahneler görmek de çok şirindi. 



Çöllerin Kraliçesi / The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert: Guy Pierce’lı, Hugo Weaving’li ve Terence Stamp’lı 94 yapımı bir müzikal / yol filmi. 2 Drag Queen 1 Travesti, Avustralya çölleri. Daha önce çok izlemiştim ama bir de sinemada görmek şarttı o enfes ötesi çöl karelerini, dansları ve kostümleri. 

Baskın / The Raid: Dövüş / Aksiyon filmi deyip küçümseyerek geçilmemesi gereken bir yapımdı bu. Bir karesi için, 2 dakikalık bir kapışma için nasıl emek ve zaman harcandığıni anlatmam mümkün değil. Kareografiler, üzerine çalışılmış detaylar ve salonu tuhaf kahkaha ve keyif çığlıklarına iten 'bitmeyen final kapışması' ile izlemeye kesinlikle değer. 

Brody de az ağlamıyor filmde
Kopma / Detachment: Ağlamaktan izleyemedim. Tamam kolay ağlıyorum ve ağlatmak pek de iyi gözle baktığımız bir kriter değil ama "dram" abi bu, adı üstünde. Acıtasyon yapmadan, Mahsun Kırmızıgül ekolünden bir anlatımı olmadan ağlatıyorsa iyidir:) Adrien Brody, Lucy Liu ve James Caan gibi çok pop corn duran bir oyuncu kadrosu var belki ama cinsel istismar konusunda, ebeveyn – ergen iletişimsizliğinde, öğretmenlerin sıkıntıları konusunda film nasıl acımasız... 'Anne baba olmanın bir ön koşulu olmalı, bunu evde denemeyin diye mesaj veren dersler olmalı' gibi çok iddialı ve tartışmaya açık bir ifade bile yer alıyor filmde. Festivalde beni en etkileyen film buydu. 

bkz.: görsel zirve vol. 1
Şeytan Adasının Kralı / King of Devil’s Island:  Islahevindeki ağır koşullar ve kötü muameleden kaçıp özgürlüğünü geri kazanmaya niyetli bir çocuk mahkum, zalim gardiyanlara ve müdüre kafa tutar ve bir direnişin tohumları atılır. Çocuk oyuncular kusursuz, Norveç kışı background buz gibi ve hikaye müthiş sürükleyici. İlk bölümlerin temposu yavaş olsa da sûürükleyici anlatım ve hakikaten enfes çocuk oyuncular sayesinde gerilimi,n tırmanmaya ne zaman başladığını fark etmiyorsunuz bile. Özellikle sonlara doğru çıkan ayaklanma, kaçış ve buz tutmuş denizden geçme sahnesiyle film zirve yapıp son derece tatmin olmuş bir şekilde gönderdi bizi salondan. 

François
Güzellik / Skoonheid: Güney Afrika’da geçen bir ‘evli adamın bastırılmış eşcinselliği’ hikayesi. Boktan olur, bir iki hoş detayla süslendirilmiş sıradan bir ilişki filmi olur sanıyordum ama adamın takıntılarına, içinde ve dışında yaşadığı inkara ve geç gelen arayışına güzel odaklanmış, yakın çekimlerde sempati duymamakta zorluk çekerken anlamaya çalıştığımız François karakteri üzerinden derdini anlatmaya çalışan, bazı yerlerde insanın kanını donduran anlarıyla güzel bir filmdi. Sonunda yaşanan hadisede tüm salonun ağzı açık kaldı mesela. 



Lal Gece: Reis Çelik veya İlyas Salman ile ilgili bir sıkıntım yok, filmin tek mekanda geçeceğini de tahmin ediyodum zaten, ona da hazırlıklıydım ama Salman'ın skandala doğru yaklaşan abartı 'sahne' oyunculğu ve filmden önce yapımcı ekibin de açıkladığı gibi 'bi liseden buldukları' küçük gelini oynayan kızın rezalet oyunculuğu bana çok battı film boyunca, resmen kasım kasım kasıldım "daha ne kadar kötü olabilir" diye. Böyle tek mekanda geçen, sadece 2 oyuncusu ve onların diyaloglarından ve gerdek odasından güç alması gereken bir filmde iki oyuncudan da, bazı özensiz diyaloglardan da rahatsız olunca filmi sevemedim haliyle. 

Babamın Sesi: Festivalde yarışan bir diğer yerli yapım da buydu. Alevi ve kürt kimliği sorunsalına değindiği için izlemeyi seçmiştim ben gerçi. Lal Gece gibi sadece 2 oyuncu üzerine kurulu bir film, ama onun aksine oyunculuklar gayet iyi. Sıfır müzik, sıfır dramatizasyon, gayet gerçek ve belgesele yakın bir anlatımla çarpıcı olmayı başardı benim gözümde. Bir iki tane de nokta atışı espri vardı filmde. 

Memleket / TerraFerma: İtalyan yapımı bir film. Güney İtalya'da geçiyor. İlk kısmında özellikle de başroldeki gencin facia performansı ile sürünse de Afrika'dan gelen kaçaklar ve kasabada yaşayanların onlarla ne yapacakları da söz konusu olunca film kendine geliyor. Gayet dramatik anlar birbirini kovalıyor falan. Koca dünyanın utancı Afrika sorunu kilometrelerce öteden gelip kendi kıyılarımızda karaya vurup yüzeye çıksa da görmezden geliyoruz. O 'karaya vurma' sahnesi batılı insanda utanç uyandırmalıyken, kumsaldakilerde sadece heyecan, zavallıya yardım edip vicdan rahatlatma ve 'heyecanla izlenecek bir şey' enteresanlığı uyandırıyor ve koltuğunuzda kısa süreliğine de olsa küçülüveriyorsunuz insanoğlunun yüz karası boktan bir şey olmasından ötürü. 

Engin Günaydın filmde çok iyi oynamış
Yeraltı: Başarılıydı bence. Demirkubuz Dostoevsky'den dem vurmaya devam ediyor. Bunda da Yeraltından Notlar'dan serbest esinlenme ile hastalıklarıyla, takıntılarıyla, eziklikleri ve galibiyetleriyle, egosuyla günümüz insanını anlatmış. Bir iki sahnesinde resmen ayağa kalkıp alkışlayasım geldi. Engin Günaydın tv'de hiç sevmediğim bir herif, bu filme de ön yargıyla gittim haliyle ama o da yeterince iyiydi. Kesinlikle görülmeli. Özellikle yemek sahnesindeki atışmalar çok çok lezizdi.  



Sadakatsizler / Les Infideles: Daha fazla yorum yapamayacağım film hakkında, mühim bir film değil aslında. Sadece bir foto koyayım, bu yazı da burda bitsin. :)
"yakışıklı var" dediler, geldik!