Bu gadget'ta bir hata oluştu

2/26/2012

KEEP THE LIGHTS ON - !f ISTANBUL

(for English, scroll a bit further down)

Bu bir dram değil. Acitasyon, melodramatik anlar falan yok. Sadece birbirini seven iki erkeğin dümdüz, ama çok güzel anlatılmış bir hikayesi bu. İki insanın birbirini tanımaya başlamasıyla hikaye gelişir ve aşk acısı anlatan standart filmlere alışmış bünye bizi gözyaşlarına boğacak o kırılma noktasını bekler. Hayır. Keep the Lights On'da bu gerçekleşmiyor. Öyle bir derdi de yok zaten. En acıtması gereken sahneler daha az etkilerken, küçücük detaylarda gözleriniz dolabilir. Veya korkunç olması gereken bir anda veya tartışma sırasında gülecek veya tebessüm edecek bir şeyler bulabilirsiniz. Geçen hafta izlediğim Weekend'in aksine, bu filmde daha geniş bir zaman dilimine şahit oluyoruz. Yanılmıyorsam 10 yıllık bir ilişkiyi anlatıyor film; inişlerine, çıkışlarına, rezilliklerine ve zaferlerine bir bakış atıyoruz. Ne hissedeceğimizi de tamamen bize bırakmış yönetmen Ira Sachs.
---
This is not one of those overwhelming melodramas. It is just a story of two men who happen to fall in love. A very plain but engrossingly beautiful story that is just told straightforward. Two men start to know more about each other, they fall for each other more and more and then you think it is time for that breaking point that will complicate everything and make viewers sob to death but no, that doesn't happen in Keep the Lights On. That's not the point, anyway. Some super tiny details might hurt you more than the dramatic mental and or physical break downs in the film. Some serious moments and arguments will be interrupted when you find yourself laughing at an unexpectedly silly detail (it might be sth that just happens or sth that one of the characters says). Unlike Weekend, which I saw and loved last week, this film focuses on a longer period of time; it's 10 years if I'm not mistaken. Ira Sachs, the director, shows us the ups and downs, the failures and the victories of the couple and he does it without any pretentious effort to look 'super cool and super dramatic'. I really enjoyed this one.

BELLFLOWER - !f ISTANBUL


http://www.imdb.com/title/tt1242599/                        (for English, please scroll a bit further down)

Bu sefer kıyamete doğru sürüklenen şey dünya değil. Bu sefer sürüklenen, bir ilişki ve etrafındaki insanlar. Olurda bir gün dünyanın sonu gelir, kim avcı kim kurban belli olmaz bir ortam oluşur diye kendilerine post-apokaliptik bir araba ve flamethrower (alev üfleyen, ateş saçan, ateş sıçan?) silah yapacak kadar boş vakti olan iki arkadaşın ‘genç yetişkinlik’ dönemini izliyoruz. Bu gençlerden Woodrow (oynayan Evan Glodell, aynı zamanda filmin hem yazarı, hem de yönetmeni) bir kıza aşık olur ve olaylar gelişir. Filmin hikaye anlatımı pek hoşuma gitmedi belki ama kusursuz atmosferi ve görselliğinden ötürü bunu görmezden gelebilirim. Abartıya kaçmış gibi görünse de film boyunca kullanılmış aşırı parlak ve çok yoğun kontrastlı kareler, güneşi ve lens flare efektini kendi yüzünüzde hissettirecek kadar yakın çekimler ve pisleştirilip bozulmuş sarı/turuncumsu filtre bana yetmedi, bir 100 dakika daha izlerdim heralde. Glodell bas bas bağırıyor; ‘Arkadaşım, bu benim ilk filmim. Yazdım, yönetiyorum, oynuyorum, kamera kullanma stilim de bu!’ diyor. Jonathan Keevil’in 10/10’luk şarkıları da soundtrack’i de filmde olağanüstü bir atmosfer yaratmış. Film bitip de credits akmaya başladığı halde koltuğa yapışıp kaldığım nadir filmlerdendir.

This time it’s not the world that’s going apocalyptic, it’s a relationship and the people that are tied to it. Two ‘besties’, at their mid or late 20s, have enough free time to plan and build a Mad-Maxian car and a flamethrower to be the ruling gang if and when the apocalypse arrives. One of these young adults, Woodrow (acted by Evan Glodell, who is also the writer and the director of the film), falls for a girl and then shit happens. Maybe because Glodell didn’t really give a damn about the story, there are some points where my mind sent some ‘wtf?’s about what was going on in the film. However, the film is visually bizarre and AWESOME thanks to the excellent use of overbright and extreme contrast, distorted and dirty yellow/orange-ish lenses, and of course close-ups that put you right in the sunlight and lens flare. I could go 100 more minutes watching this deliciousness. It was like Glodell shouting on the stage, saying ‘Guys, this is my debut. I wrote, directed and acted in it. And this is my style!!’ What makes Bellflower even cooler is the 10/10 songs and soundtrack by Jonathan Keevil, which adds up to the  beautiful atmosphere, the bizarreness and awesomeness of Bellflower. I don’t usually remain seated after the end credits begin, but there are a few films that has made me. Bellflower was definitely one of them.

2/22/2012

ÇÜRÜK - THE PINK REPORT - !f ISTANBUL


(scroll a bit further down for English)

Ulrike Böhnisch’in yönettiği bu belgesel, bizi eşcinsel erkeklerin dişlerine ve kurumuş dudaklarına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Belgeselde konuşmayı kabul eden bu insanların, yüzlerinin görünmesini istemedikleri için film boyunca sadece çenelerini, bazen kafalarının arkasını izlemek ve bozuk İngilizce’lerine maruz kalmak sinir bozucu olsa da, biraz sakin kafayla ‘neden?’ diye düşününce yürek burkucu, çirkin gerçek insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor: Korkuyorlar. Sadece toplumdan veya ordudan değil, ailelerinden ve onlardan gelecek tepkilerden korkuyorlar. Belgesel boyunca, üç dört eşcinsel erkekten Türkiye’deki zorunlu askerlik ile ilgili ne düşündüklerini, gitmemek için ne tür aşağılayıcı aşamalardan geçtiklerini, gidenlerden de neler tecrübe ettiklerini dinliyoruz. Biz onları dinlerken, yönetmen de bizi insanın içini acıtacak derecede çirkin ve moral bozucu semt manzaraları eşliğinde Istanbul ve Ankara’nın ‘kötü’ bölgelerine zorunlu bir yolculuğa çıkarıyor. Çürük, sadece askere gitmemek için alınan rapora verilen isim olmaktan çıkıp, sistem ve yaşadığımız çarpık şehirler için Böhnisch’in bir yorumu oluyor adeta: ‘Siz çürüksünüz’ diyor. Bu belgeselde anlatılanları ilk kez duymuyoruz belki, ve Çürük çok yeni bir şey sunmuyormuş gibi görünebilir, ama aslında sunuyor. Ayrımcılığa, resmiyete dökülmüş bu rezalete ve aşağılamaya karşı atılmış başka bir çığlık sunuyor. Dün salonda oturanlar, yönetmenin ve belgeselde konuşmuş eşcinsel erkeklerin söyleyecekleriyle zaten aynı fikirde olan insanlardı. Umarım bu cesur çığlık, Çürük ve benzeri  filmler ‘underground’ kalmayı kesip daha fazla popülerleşir ve bu şekilde belki bi olasılık ‘kör taraf’a da ulaşır, ordaki insanların bakış açısını değiştirir. Ulrike’yi bu cesur belgeselinden ötürü tebrik ediyorum.
-----
Directed by Ulrike Böhnisch, this documentary takes us deep into the teeth and dried lips of gey men. That’s totally because they don’t want their faces to be seen. It’s seriously annoying to watch their jaws and listening to their broken English till the end, however; when you give some thought to why they don’t want to show their faces, the ugly and heartbreaking truth hits you in the face: They are scared. Not only of the society and the army, but also of their families and their reactions, which is even more disheartening. Throughout the documentary, three or four homosexual guys tell us what they thin or have experienced about/during the mandatory military service in Turkey. In the meantime, the director forces us to take a tour around gruesomely ugly, demoralizing sceneries from the rough parts of Istanbul and Ankara, creating a gloomy atmosphere, which I loved. Although we’re familiar with this kind of stories and Çürük might look like it offers nothing new, it actually does. It offers another brave scream against discrimination and official humiliation. I believe people sitting in the theater yesterday already agree what the director and the people in the documentary have to say, but I hope Çürük and more films like this will become more and more popular and less underground so that it might, just might, reach to the ‘blind side’ and at least start changing people’s perspectives. Congratulations Ulrike, for this brave documentary.  

2/20/2012

BEYOND THE BLACK RAINBOW - !f ISTANBUL


(for English, scroll a bit further down)


70’lere saygı duruşu niteliğinde olacağını ve son zamanlarda daha bi alıştığım, takip etmesi daha kolay, daha belirgin sembolleri ve senaryosu olan filmlere zıt bir şekilde yorucu olacağını bildiğim halde tatmin olurum diye düşünüyordum. Film temelde THX 1138’i andıran bir ‘zorla tutulduğun yerden kaçma’ hikayesi.  Renklerle, Daft Punk’ımsı müziklerle güzel bir retro hava oluşmamış değil ama belli bi yerden sonra anlatım ne kadar özgünleştiyse beni o kadar baydı. Klostrofobisi de bana biraz yapay geldi, tam olarak kendimi o rahatsız edici ortamın içine girmiş bulamadım. Baş ağrısı verecek kadar çok şey istiyor izleyicisinden. Bu da büyük eksi bence. Kısacası benim için biraz hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Yine de bu filmle yönetmenlik dünyasına adım atan Panos Cosmatos’un bilim kurgu çekmeye devam etmesini istiyorum. Daha çok bilim kurgu istiyoruz!

-----

Well, forgive this 25-year-old guy but I need to say that it was a kind of a turn off for me  to know that this was going to be a tribute to the ‘70s and honestly I am more into easier sciencef-fiction with a story that’s gripping enough and easier to follow (mind you, genre-wise, BtBR is not hard science fiction but it is ‘hard to watch’ till the end) still I wanted to give a shot for this film, I thought I’d be satisfied watching pure sci-fi after lots and lots of Hollywood ‘sci-fi/action’ crap. The film is basically about an ‘escape from the imprisonment’ which reminds me of THX 1138. The colors, the director’s dragging ‘give me your full attention until your head cracks or else get the fuck out’ stlye and the Daft Punk-ish soundtrack do help create a Kubrickian (or Kubrick-esque?) retro atmosphere but all this beauty becomes incredibly exhausting before long because as I mentioned above, the film demands your full commitment. Anyway, despite the negativity of this review, I’d like to mention that this is the very first directing experience of Panos Cosmatos, who I believe should keep making sci-fi films. We need more science fiction!

2/17/2012

BABYCALL - !f ISTANBUL

http://www.imdb.com/title/tt1595833/

Norveç yapımı bir film. Yönetmen Pal Sletaune. Bir anne, zamanında yaşanmış korkunç bir olay ve annenin çocuğu ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsü. İskandinav dram/gerilimlerine alışkın değilim, bu yüzden filmin duruluğuna ve sakinliğine biraz yabancılık çekmiş olabilirim fakat özellikle sonlarına doğru iyice içine girdiğimi ve sonunu beğendiğimi söyleyebilirim. Dokunaklı bir film. Şart değil ama türün meraklıları izleyebilir.

--English--

This is a Norwegian drama/thriller directed by Pel Sletaune. A single mother, a horrifying trauma that is left behind (is it really left behind?), and the mother’s will to protect her son at all costs. I’m not really familiar with Scandinavian thrillers and that might be the reason I had a bit difficulty feeling the stillness of the film but as it drew nearer to the end, it got even more gripping and I can easily say that I enjoyed the end of the film. It has a bit poignant atmosphere.  Not a must, but those who dig the genre might want to check this 6.5/10 film out.

2/16/2012

WEEKEND by ANDREW HAIGH, ISTANBUL FILM FESTIVAL



(for English, please scroll a bit further down)

!f Istanbul film festivali dünyasına gökkuşağı filmleri (her şeyi stereotipik yapalım, yihuuu oley) kategorisinden Weekend ile adım attık bu sene. Bir Cuma gecesi, kafasını dağıtmak için bara giden eleman, orda genç bir adamla tanışır ve film yaşadıkları 3 günü anlatır. Hikaye veya senaryo namına her şey beklendiği gibi, böylesine bir aşk filminde önemli olan oyunculuk ve samimi diyaloglardır, aksi takdirde yere çakılırsınız. Andrew Haigh’ın yönettiği bu film ise Tom Cullen ve Chris New’in şaşırtıcı derecede iyi oyunculuğu ve yakalanmış o ufacık anlara ait gerçek diyaloglarıyla kocaman bir artı puan alıyor. Cüretkar sevişme sahneleri de   çok düzgün çekilmiş. İzlemeye değer.
-----
My first film in Istanbul Film Festival this year is from the rainbow category (is it wrong to put films in categories like ‘homosexual films’? just asking), it is ‘Weekend’ by Andrew Haigh. Though there is nothing special about the story (on a Friday night, a guy just walks into a gay bar to shake the stress away and ends up with a random guy who will later turn into a three-day-drama), its two leads’ performances are amazingly sincere and the dialogues are just real. Because a romance like this is doomed to tank without some good acting or conversations. But this one is a good one. Definitely worth watching.

2/12/2012

MY WEEK WITH MARILYN, MICHELLE WILLIAMS, WHITNEY HOUSTON, THE BODYGUARD





(for English translation, scroll a bit further down)

Bu filmi izlemek istediğimden emin değildim fakat hem 50’li yıllarda esen Monroe rüzgarını veyahut sonraki jenerasyonlara kalan tortularını bile yaşayamamış 25 yaşında bir genç olduğum için, hem de Whitney Houston’ın ölümü üzerine bugün evde The Bodyguard’ın sevdiğim sahnelerini izleyip çocukluğuma geri gittiğim sırada “yahu ben şu My Week with Marilyn’i izliym artık” dediğim için kendimi filme bilet alırken buldum. İyi ki gitmişim, izlemişim filmi.

Film gerçek bir hikaye üzerine kurulu (aksini bekleyen yoktu zaten ne saçmalıyosun). Film endüstrisinde iş bulmak isteyen 24 yaşındaki İngiliz Colin Clark, 'The Prince and The Showgirl' çekimleri için İngiltere’ye giden Monroe (30 yaşındayken, ölümüne 6 sene kala) ile vakit geçirme ve yakınlaşma şansı bulur. Film, Clark ve Monroe arasındaki ilişkinin nereye varacağından ziyade (ki nasıl sonlanacağı gayet açık), kamera önünde replik unuttuğu ve çekimlere saatlerce geç gittiği halde fanlarının gözünde ışıltısından bir şey kaybetmeyen Monroe ile, kapalı kapılar ardında milyonların aşık olmadığı sıradan insan düzeyine inmek isteyen, gözleri yaşlı, makyajı akmış Monroe arasındaki Colin Clark’ın nasıl bir yerde durduğunu ve Monroe’yu az da olsa nasıl etkilediğini anlatıyor. Veya “Monroe’nun onun nasıl etkilediğini anlatıyor” da diyebiliriz. (Tabii Monroe bazen her şeyden uzaklaşmak istese de, çoğu zaman bir göz kırpmayla veya bir gülüşle milyonların kalbini kolayca çalmanın verdiği büyüye kapılıp tekrar geri dönmek istiyor. Belki de bu aşırı farkındalık kısmen kafayı yemesine sebep oluyor.) 

Monroe’nun yönetmen ve prodüktörlerin sabrını zorlayan beceriksizlikleri hakkında Colin Clark şunları yazmış günlüğünde: “Film repliklerini unutmaktan çok, onları hiç ezberlememiş gibi duruyordu genelde. Replikler Monroe’nun zihnindeki panoya o kadar gevşek bir şekilde asılmış ki, ufacık bir esintiyle yere düşüyorlardı sanki.” Colin Clark’ın filmde bahsi geçmeyen eşcinsel deneyimleri de ilginç bir detay, Monroe gibi bir star ile bu kadar yakınlaştıktan sonra insan cinsel açıdan yolunu şaşırıyor demek ki :)

Michelle Williams'a gelince. Kendisi son zamanlarda en çok dikkatimi çeken aktrislerden birisi. Gerçi son yıllarda oynadığı filmlere bakılırsa dikkatleri çekmemesi imkansız (Blue Valentine, Shutter Island ve Synecdoche New York aklıma ilk gelenler) ve bu filmle birlikte yanılmıyorsam ikinci kez En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar Adayı oluyor.  Monroe'yu oynarken fanlarının ağzının suyunu akıtan süperstar anlarında da, odasında yalnız kalmak istediği kriz anlarında da, Colin Clark ile çayırlarda yürüdüğü anlarda da mükemmel oynamış. Monroe’yu oynamak kolay olmasa gerek. Filmde uçaktan indiği ve etrafı gazetecilerle sarıldığı sahnede Williams sanki kendi kariyerinin geldiğini yeri kutluyormuş gibi bir sahne oluşuyor. “Should I be her?” diyip Colin’in elinden sıyrılıp etrafını saran fanlarına kısacık bir şov yaptığı sahnede ise resmen devleşiyor Williams.

"Should I be her?"
Williams’ın eşsiz oyunculuğu yanında, Monroe’dan alacağı elektrikle kariyerini tekrar canlandırmak isteyen Sir Olivier rolünde Kenneth Branagh da çok başarılı. Bu arada; üzgünüm Kiefer Sutherland ama asla bir Branagh olamazsın! :P

Ve evet, çocukluğumda Whitney Houston’ın şarkılarını yarım yamalak İngilizcemle deliler gibi söylerdim. The Bodyguard’ı ilk kez televizyonda izlerken sonuna gelmeden babam tarafından “geç oldu” diye odama gönderildiğimi, bir sene sonra tekrar televizyonda denk geldiğimde sonuna kadar heyecanla izlediğimi de hatırlarım. O yüzden öldüğünü duyunca bir tuhaf oldum ister istemez. She was the queen of the night.

---English---

At first, I wasn’t really sure that I wanted to watch this film but the fact is that I, a 25 year-old-young man, didn’t have the chance to see or feel the electrifying magic of Marilyn Monroe in ‘50s and while I was watching The Bodyguard in memory of one of my favorite childhood stars Whitney Houston, it occured to me that I should continue the tribute (how is this in any way related to whitney? that I don't know) by going to the cinema and watching My Week with Marilyn. I must say I’m glad I watched it.

The film is based on a true story. Colin Clark, a movie-mad, leaves his family in the country of Britain and moves to London in the stubborn hope of finding himself a good job in the film industry. As the proud gofer, the  first major project he’ll be a part of is 'The Prince and The Showgirl', for which Monroe, at the age of 30, only six years before her death,  flies to London. Clark finds himself not only in the middle of a very busy industry but also so close to Monroe herself, kind of managing Monroe, taking care of her stuff, dealing with her mostly unpredictable mood and her absentees that drive everyone mad. The film’s focus is not entirely on how their relationship grows (because it’s quite clear how it’s gonna end) but more on where Clark stands between the Monroe number  1, who is with flawless attraction and beauty despite her inability to remember her lines and clumsy acting, and the Monroe number 2, who behind closed doors longs to cast off her superstar make up and descend to the level of ordinary people that’s not admired by millions. (Of course this is usually temporary because whenever she recalls how it feels to steal the hearts of millions with just a smile or a wink, she wants to dive right back into that light. Maybe it’s this extreme self-awareness that drives her crazy.) In his diary, Clark writes about why he thinks Monroe keeps forgetting the lines:It is more as if she had never quite learnt them – as if they are pinned to her mental noticeboard so loosely that the slightest puff of wind will send them floating to the floor.” In his diary, Clark also writes about his sexual experiences with men, which is not the point or mentioned in the movie. That brings me to my next point; after a week or two with Marilyn, your sexual orientation would eventually be disoriented! :)

No wonder why Michelle Williams has caught my eye recently; she’s been in over-achieving films like Blue Valentine, Shutter Island and Synecdoche New York. And now she’s been nominated for an Oscar for the best actress for the second time if I'm not mistaken. She’s so perfect at reflecting all the different moods of Monroe; the sexy goddess for whom the fans drool, the depressed superstar during a nervous breakdown and the happy little child running in the meadow. It was as if Williams was celebrating a milestone in her career when in the film she gets off the plane and is surrounded by wildly curious pressmen and photographers. Also in the “Should I be her?” scene where she lets go off Colin Clark’s hand and entertains a group of fans for a short time, Williams just grow prodigiously.

Next to Williams’s unique acting, Kenneth Branagh is also doing a great job as Sir Olivier, who wants Monroe's glamour to rub off on him and re-ignite his career in films. That said; I’m really sorry Kiefer Sutherland, but you can never measure up to Branagh! :)

Sing it, girl
And yes, when I was a child, I used to sing Whitney Houston’s songs absentmindedly with almost no sense of English vocabulary. I also remember when I first saw The Bodyguard on TV, my father didn’t let me watch the end because it was bedtime for me. A year later, I saw it again and I could watch the end, too. So when I heard about the death of the woman whose songs turned my adolescence into a sad phase of unnecessary drama, I felt a bit weird. She was the queen of the night.



2/07/2012

SHAME aka FASSBENDER'S PENIS




Birincisi, Fassbender her yerde. Herif Inglorious Basterds’de bir oynadı pir oynadı, Hollywood diyarlarında olan şeyler için “adamın bahtı açıldı ayol” gibi şeyler söylenir mi bilemiyorum ama 2011 resmen bu adamın yılıydı. İlerde bir kısa film çekersem oynamaya hak kazandı. Şaka şaka, elbette kazanmadı, Ryan Gosling orda ışıl ışıl parlarken napiym Fassbender’ı. Özellikle bu filmde bu kadar yakın çekimde adamın penisiyle haşır neşir olmuşken?!

İkincisi, film yer yer inanılmaz sıkıcı “piyano eşliğinde bir New York güzellemesi” triplerine giriyor, o da yetmiyormuş gibi bir kısmında Never Let Me Go ve Drive’daki duruluğuyla bizi kendisine aşık etmiş Carey Mulligan yüzüne fondotenin iyi yedirilemediği noktaları dahi belli edecek bir yakın çekimde 5 dakika boyunca berbat bir “New York, New York” vokal performansı sergiliyor! Bazı kısımlarda iç bayma konusunda nedense birlikte anıldığı Sleeping Beauty ile yarışıyor bence.

filmin en ilginç sahnesiydi bence burası
Üçüncüsü, “Sinema” dergisi film hakkında şöyle yazmış: Aklınız filmin cinsellikle ilgili tavrının ne olduğu, seks endüstrisine kabahat bulup bulmadığı, ahlakçı bir tutum sergileyip sergilemediği, iletişim çağında büyük şehirlerde iletişimsizlik yaşayan, sevgiye aç insanlar romantizmine kapılıp kapılmadığı takılabilir. Veya seks bağımlılığı üzerinden kapitalizmin birey üzerindeki etksini irdeleyen bir film olduğunu da düşünebilirsiniz. İletişimsizlik konusunda haklı, bu konuda özellikle kıvırcık hatunla restorandaki yemek sahnesi bunu çok güzel vurguluyor ama gerisi için: Geç abi bunları.  YAHU BİR FİLM ELEŞTİRİSİNDE DE “KAPİTALİZMİN BİREY ÜZERİNDEKİ ETKİSİ” LAFI GEÇMESİN BE!!! Sakinleşeyim. Ben şöyle bakmak istiyorum filme:  Bu film bir erkeğin kız kardeşi ile zamanında yaptığı  şeyin utancını her şeye rağmen silemeyişini, artık interracial threesome’dan tut  kabarık porno arşivine, gay seks’ten tut outdoor seks’e kadar cinselliğin sınırlarını zorladığı ve orgazm kasılmaları sırasında vücudunun en ufak kaslarını dahi biz seyircilere sergilediği halde aklının karanlık bir yerine demir atmış o utançtan kurtulamayışını izliyoruz. Ben böyle bakmak istiyorum,  o zaman film gözümde daha iyi bir yere geliyor (filmin çok da zkinde afedersin) ve üzerinde düşünülesi bir hal alıyor sanki. Yani bahsi geçen bu utanç, genel bir seks bağımlılığından kaynaklanmaktan ziyade, zamanında yaşanmış bir hadisenin yarattığı utanç aslında. Seks bağımlılığı da herifin kendince bulduğu ve yapışıp kaldığı bir çözüm. ŞİMDİ SPOILER VAR.........= En azından böyle düşününce sondaki intihar teşebbüsü bir anlam kazanıyor benim için, aksi takdirde kızcağız “ay kardeşimin eli sürekli zkinde, beni de evinde istemiyor!” diyip intihar edecek değil ya?

Dördüncüsü, Alin Taşçıyan 5/5 vermiş filme, bir Fassbender hayranlığı sezmediğim değil :) Bu filmdeki “performansı” dikkat çekici gerçekten hehe. Biraz overrated bir film, ama kötü de değil sanki. İzlenmeye değer, orası kesin.



2/06/2012

TAKE SHELTER





Bağımsız Amerikan yapımı Take Shelter’ı izledim.  Ohio taşrasından bir baba, korkunç bir fırtınanın geldiğine dair kabuslar görür. Bunlar kan ter içinde uyanılan sıradan rüyalar değildir, günlük hayatını alt üst edecek düzeydedir. Adam, annesinin paranoid şizofrenik belirtilerinin kendisinde de olduğunu düşünecek kadar yoğun bir şekild etkilenmektedir bu sanrılardan. Bir iki tanesi filmi dram türünden psikolojik gerilim türüne kadar tırmandırtacak derecede korkunç anlar bunlar. Hatta pskiyatristler de tedavi görmesi gerektiğini düşünmektedir. Michael Shannon’ın saçmasapan derecede iyi oynadığı bu baba, kızını ve eşini koruma iç güdüsüyle bir sığınak inşa etmeye karar verir. Dünyanın sonu temalı tüm Hollywood filmlerinde gördüğümüz o hafif eğimli metal kapısı olan, az ışıklandırmalı, içindeki aile fertlerinin ürkek bakışlarla fırtınanın dinmesini beklediği o klostrofobik sığınaklar var ya, onlardan işte.  Bir yandan eşiyle yaşamaya başladığı kaçınılmaz sorun ile “bakılması inanılmaz zor çocuklu çekirdek ailede güven ve diyalog sorunu” anlatılırken, diğer yandan modern zamanların haklı paranoyası (bu ne boktan bi tamlama lan böyle, nefret ettim) ile “yüksek öngörülü bir peygamber miyim, yoksa sadece bir şeyler mi eleştiriyorum?” sorusu Shannon’ın oynadığı baba karakteri aracılığıyla soruluyor. Eleştiriyorsa da ne eleştiriyor, onu filmi izleyen kişi kendisi çözmeli. Amerikanın yaşadığı ekonomik çöküşlerden bahsedenler var, ben daha çok işin bireysel kısmına takılmış durumdayım her zamanki gibi. Babanın ailesiyle olan ilişkisini, yaşanan güven sarsıntılarını baş tacı ettim filmi izlerken. Bu arada peygamber falan dedim ama korkmayın, film dini açıdan pek bir şey söylemiyor. Gerçi Lions Club yemeği  kısmında bir “aklını yemiş adamın vaazı” sahnesi ve senaryoda “sel öncesinde hazırlık yapan Peygamber Nuh” benzerliği  var ama bunlar geri planda kalan konular bence. 

İnsanlar nasıl “param olsa içinde pembe yunusların oynaştığı Karayip temalı uçsuz bucaksız bir havuz yaptırırım” diyor, ben de “param olsa McCarthy’nin romanı The Road’da baba ve oğulun bulduğuna benzeyen, olmadı Lost’takine benzeyen bir sığınak yaptırırım” diyorum. O derece kıyamet ve dünyanın sonu fetişim var. Rezil bir filmdi belki ama Emmerich’in 2012’sinde Woody Harrelson’ın oynadığı manyak tip koskoca bir volkanik patlamaya şahit olurken ve hatta  kocaman bir kaya parçasının altında ezilmek üzereyken kaçmak yerine mutluluktan gözleri yaşlı bir şekilde “tüylerim diken diken oldu” diyor ya, hah, işte benimkisi de o derece yoğun bir keyif, ağır bir sapıklık. Şu ana kadar ik üç dev kasırga rüyası görmüşlüğüm de var, ortasında coşku ve dehşet içinde uyanıp sonrasında tekrar uykuya dalıp rüyaya kaldığım yerden devam etmeye çalıştığım ama başarısız olduğum rüyalar. O yüzden Take Shelter gibi böyle bol gökyüzü görüntülü, bol şimşekli, hortumlu ve kıyamet habercisi psikopat kuşlu filmler benim gibi youtube’da sürekli “twister close up”, “massive multi-tornado vortex” tarzında aramalar yapan birisi için hep 3-0 önde başlıyor. Hele bir de Hollywood’un içi boş, gişeye oynasın diye yapılan filmlerinden biri değil de, böylesine korkutucu atmosferi olan –gerçekten bir korku filmine dönüşüyor bazı yerlerde-, şahane senaryosu ve göz yaşartan müzikleri olan –sığınaktan çıkma sahnesinde ve finalde giren müziğe dikkat- bir film olunca keyiften ne yapacağımı şaşırmakla kalıyorum. Michael Shannon’ın harika oyunculuğunu –filmde ilk beş on dakika abartıldığını düşünmüştüm- ve filmin daha açılış sekansında saran  yarı melankolik  yarı kafayı sıyırmış atmosferini tekrar hatırlatıp bu yazıyı burda bitirelim. Bu gece uyuyunca bir takım fırtınalar, tsunamiler falan göreyim yine nolur nolur nolur nolur...

and for those who cannot read in Turkish

Directed by Jeff Nichols, this brilliant American indie is about an Ohioan father who believes and maybe foresees that a devastating storm approaches, which drives him to build a shelter that would protect him and his loving family from the coming apocalypse. His nightmares are not ordinary ones. They are vivid, real. They push him beyond the borders of sanity and eventually makes him believe that his mother’s paranoid schizophrenic symptoms will now rule over him. Are these apocalyptic visions because he’s losing his mind like his mother did, or are they prophetical and he has to save his family and maybe his neighbourhood? With Michael Shannon’s awe-inspiring acting, this father becomes even more obsessed with the shelter and building it that he fails to be a responsible father, he even loses his job. On the surface, Take Shelter is a drama/thriller (also a  horror with some of the perfectly shot, jaw-droppingly calm but scary scenes) about the trust and the dialogue in a core family with a child that needs the utmost care and attention. And in between the lines, it is a riveting metaphor that criticizes whatever you want it to. Some say it’s about the collapse of the US economy, but I was super focused on what was happening on the surface; the drifting apart of the parents with mistrust and the heartbreaking failure to communicate, through which the melancholic atmosphere of the film is built. From the religious point of view, I don’t think there’s much to say, although there is a scene where the father, half-delusional, half-furious, tries to preach the neighbours and the scenario partly reminds us of the story of Noah’s Ark.

As a fan of the mega disasters that will hopefully bring the end of planet Earth one day (well, actually “a fan” is an understatement, the truth is I am the guy who says “I have the goosebumps” with teary eyes  when he watches a volcanic eruption with an undescribable joy. the crazy broadcaster (Woody Harrelson) in Emmerich’s apocalyptic bubble 2012, anyone?), I don’t need to watch apocalyptic films to like them. I’m like “Ok, I like the film already” when I see the very first teaser or poster :) In addition to this, Take Shelter is not just another Hollywood blockbuster with a silly scenario, no twist etc. With some self-important but mostly quiet & humble directing, Shannon’s acting,  wonderful  music (David Wingo), good scenario and somewhat controversial ending; Take Shelter is just another film that you must see, regardless of whether or not you are a fan of storms, hurricanes, disasters or end of the world scenarios like I am. 

it's a grey film indeed

2/04/2012

BENİ ŞU ANA KADAR EN ÇOK GÜLDÜRMÜŞ DİZİLER TOP 5


Listelere aşığız, fetişiyiz. O anki hisler ve düşünceler doğrultusunda liste yapmak enfes bi his. İki ay geçtikten sonra hakkında “pff şu an hiç de öyle düşünmüyorum” dediğim listelerim çok olmuştur, hatta sanırım hepsi öyle.  O zaman lafı uzatmadan hemen listeyi sıralamaya başliym, beni şu ana kadar en çok güldürmüş diziler listesi TOP 5! Seinfeld’ler, Fraiser’lar, Coupling’ler vs kusura bakmasın, kendilerine de fazlasıyla gülmüşlüğüm vardır ama en çok güldüklerim sıralamasında kesinlikle ilk beşte değiller :) “Kahkaha efekti barındıran sitcom” kategorisinden sadece bir dizinin listeye girmiş olması da açıklayıcıdır yeterince sanırım. Beşinci sıradan geriye doğru gidelim.

and in English

Don’t we all just love TOP 5/10/20 lists? I for one dig those kind of “my favorite blah blah top blah blah” lists. It’s a great pleasure for me to list stuff, what’s even more delicious is that I do it mostly in a momentary weakness or admiration, which means even an “all time favorites” list I wrote yesterday wouldn’t match tomorrow’s list! Let’s cut to the chase, this is the “The Funniest TV Series Top 5” but Seinfeld, Fraiser, Coupling and those kind of series silently mourn for they are not included, even though I remember lots of extraordinary moments which made me cry-laugh. Anyway, I’m not a huge fan of sitcoms with long “take your time to laugh cuz it was super funny, right?” pauses and audience laughter effects, so..here is my list! (though I felt too lazy to write about each of the series in English, so the rest is just in Turkish)
5- THE SIMPSONS http://www.imdb.com/title/tt0096697/
South Park, Family Guy vs kusura bakmasınlar. Asla The Simpsons kadar komik olamadılar. Daha lisedeyken televizyonda kaçırmamak için elimden geleni yaptığımı, izlediğimde de gülmekten göz yaşlarına boğulup altyazıları göremediğimi hatırlarım. İngilizce'yi öyle geliştirdim zaten, öğretmen oldum sonra da :)


4-THE BIG BANG THEORY http://www.imdb.com/title/tt0898266/
Dediğim gibi kahkaha efektli diziler benim için 3-0 yenik başlıyor, atmosfere giremiyorum bir türlü. Çok gülsem de aklımda kalmıyorlar. The Big Bang Theory'de durum biraz farklı çünkü replikler ve tipler unutulmaz. Filmdir, kitaptır, bilgisayar oyunlarıdır vs bunlar söz konusu olduğunda "nerd" kategorisine girmekten milimektrik detaylarla kurtulmuş birisiyim -en azından ben öyle sanıyorum- o yüzden bu tiplerin yaşadıkları sıkıntı ve mutlulukları anlayıp, onlarla aynı hisleri paylaşmak çok zor olmuyor benim için. Howard Wolowitz hem tipiyle, hem replikleriyle beni en çok anırtarak güldüren tiptir bu arada.


3- MALCOLM IN THE MIDDLE http://www.imdb.com/title/tt0212671/
Hayır, bu dizi efsane derecede zeki diyaloglarla dolu değildi. Daha çok, yaşanan süper rezaletlerle güldürüyordu. Evde üç tane kontrol etmesi imkansız çocuk (ki her zaman beyinsiz bully modundaki Reese bir numaralı favorim oldu), süper başarısız, süper ilgisiz bir baba ve benim için dizinin en büyük izlenme sebebi kontrol manyağı anne. Benim çocukluğum çok uslu geçmiştir, o yüzden o dönemde hayalini kurup da yapamadığım şımarıklıkların bu çocuklar tarafından büyük bir keyif ve özenle yapıldığı, annelerin en çığrından çıkmış halinde bile kontrolü yitirmemek için onlarla savaştığı bölümler benim gözümde efsanedir.


2 - SCRUBS http://www.imdb.com/title/tt0285403/
Hastane dizilerine hep aşıktım, aşığım. Grey's Anatomy olsun, ER olsun, Chicago Hope olsun, pek sayılmaz ama Nip Tuck olsun (aa bugün yarın bi de best medical tv series diye bir liste yapsam ya haha), tam ısınamadıysam da House olsun hep çok sevmişimdir. Scrubs'a sempatiyle yaklaşmamın sebebi de bir hastane dizisi olmasıydı elbette. Dış ses sayesinde J.D ile anında bağ kurdurtması, yaşanan absürd olaylar ve sonrasında katlanmak zorunda kalmaları da dizinin seyir zevkini benim gözümde bir hayli yükseltiyordu. Özellikle "J.D'nin bir şey söylemesi veya iddia etmesi ve hemen bir saniye sonra aslında öyle olmayacağını hayal ettiği sahneye geçilmesi" benim günlük hayatta sürekli yaptığım bir şeye dönüşmüştü mesela. "Bu akşam deliler gibi spor yapıcam" dedikten hemen sonra "kimi kandırıyosun yaa" edasıyla Scrubs sahne geçiş sesi çıkarıp kendimi o akşam spor yapmak yerine üzeri dondurma ve kurabiye kutularıyla dolu koltuğa gömülü bir şekilde televizyon izlerken hayal etmekten bahsediyorum. İşte bu, Scrubs'ın bana verdiği bişeydi :)



Her şeyiyle başarısız bir devlet üniversitesi, süper saçma hocalar ve İspanyolca dersi için bir araya gelmiş bir çalışma grubundaki enfes tipler: 

Sertifika ve diplomalarının sahte olduğu anlaşıldığı için lisansı iptal edilen eski avukat Jeff











Lisede futbol oynamış ve bırakmış, çoğu zaman doğru yerde doğru espriyi yapsa da  düşük zekalı Troy











Gerçek hayatla bağlantıyı sadece filmlerden diyalog ve referanslarla kurabilen "nerd" Abed












Ultra zengin ve yalancı, yalnız ve yaşlı egotistik herif Pierce (Chevy Chase! "öl" de öleyim!)














Sürekli dinden imandan dem vuran, her şeye "that is so nice" diyen aşırı temiz kalpli Shirley











Anca lise bittikten sonra güzelleşmiş ve lise entrikalarını üniversitede yaşamak isteyen Annie













Muhabbeti abartılı ahlakçı ve feminist yaklaşımıyla mahveden Britta (whatcha gonna knitta?)













Dizinin posterinde kırmızı gömlekli Senor Chang için aslında apayrı bir yazı yazmam lazım. Anlatabileceğimi düşünmüyorum gerçi. Senor Chang'in ayrı bir dizisi olmalı!

Üstüne bir de seyircisine hakaret etmeyen zeki diyaloglar ve espriler düşünün. Bildiğiniz bilmediğiniz filmlere, dizilere, süper kahramanlara ve tv klişelerine yapılan göndermeleri falan da ekleyin, 20 dakikalık bir bölümü tekrar tekrar geri alıp bir saatte anca bitirebildiğinizi düşünün. Bu listeyi sırf Community'yi birinci sıraya koymak için yazmış bile olabilirim. Scrubs'tan beri beni bu kadar güldüren bir şey olmamıştı. Birinci sezonun ilk üç beş bölüm epey  tutuk gidiyor aslında, biraz şans verirseniz sonrasında kendini aşıp her bölümde ışıl ışıl parladığını göreceksiniz. Etrafınız üç beş tane çok komik insanla çevrildiğinde belli bi yerden sonra mala bağlayıp ota boka gülen insan konumuna düşersiniz ya hani, böyle ağzınız artık sürekli açıktır, vücut rölantide kendi kendine kahkahalar atar, işte özene bezene yaratılmış bu tipleri izlerken attığım kahkahaları bu duruma benzetiyorum ben. Şu anda dizi üçüncü sezonun ortasında araya girmiş durumda. Yapılan açıklamalar tamamen iptal edilmediği yönünde. Bu yaza doğru devam edecek deniyor fakat bu dördüncü sezonun varlığını garantilemiyor maalesef, reytingleri beğenilen düzeyde değil demek.

JÜRİ ÖZEL ÖDÜLLERİ: FUTURAMA, MODERN FAMILY

(Anlık bir düşünceye kurban gittiler, listeyi başka bir ruh halinde yapsaydım Modern Family ile The Simpsons yer değiştirir miydi, veya Futurama direkt üçüncü sıradan girer miydi bilemedim :)

2/03/2012

ISTANBUL SOFA PROJECT



Sevgili arkadaşlarım Agata Blaszkowska ve Agata Wielgolaska'nın mor koltuk projesi. İstanbul'un herhangi bir yerinde; örneğin Cihangir'de meydanın ortasında, Tarlabaşında bir kaldırımda veya Moda'da kayalıkların üstünde bu mor koltuğu, ellerinde fotoğraf makineleriyle de bu güzel kadınları görürseniz şaşırmayın. Gidip bir merhaba diyin, İstanbul hakkında muhabbet edin. Hem belki fotonuz ve söyledikleriniz şu aşağıda linkini verdiğim bloglarında yer alır:

http://istanbulproject.blogspot.com/

My dearest Blaszkowska and Wielgolaska's very purple, very "in-the-heart-of-the-city" project. If by any chance you see this purple sofa somewhere unexpected in Istanbul, (the sofa has been to Cihangir, Tarlabaşı and Moda so far) do not just stand there dumbfounded. Just go and sit on their purple sofa -which is very comfortable by the way-, let them let you talk about this city for a while, whether you're an amazed tourist or an already bored Istanbuller! Here is how they describe what they do:

"We place our sofa in different areas and talk to different people about their perception of the city. The sofa is easy to carry, so we can take it with us for a tour of Istanbul. Placed somewhere unexpected it makes people curious, some of them approach us and ask about the project. Most of them have to be encouraged..."

2/01/2012

BLACK MIRROR (2011)




Geçen aylarda düşlervekabuslar’a yazmıştım ama bir iki kişi dışında izleyen olmadı. Buraya da yazıyorum. Black Mirror 3 bölümlük mini bir dizi. Şu anda artık “hayatımıza girmiş” kategorisinden “hayatımıza tecavüz etmiş” kategorisine yükselen teknoloji ve ekranların ilerde ne hale gelebileceğine dair ışık tutan bir yapım. Birinci bölüm politik gerilim/aksiyon/kara komedi, ikinci bölüm bistopik sci-fi kara komedi ve son bölüm de eternal sunshine of the spotless mind’ımsı bi dram. 60’ar dakikalık muazzam bölümler, tek oturuşta izleyip yalayıp yutacağınızdan eminim. Hangimiz “bir şey olsa da izlesem, şu ekranın başından kalkmasam” modunda değiliz artık her daim? (vaov mesajı da verdim)

For English Press Nothing, Keep Reading.

Charlie Brook’s Black Mirror is an astoundingly bright British mini-series (just 3 sixty-minute-epiosdes) that explores the darkest, funniest and probably the truest ideas about how laptops, tvs, phones, videos, social media and applications, which have already invaded our lives today, will not only continue invading but also simply become our very lives.

The first episode “National Anthem” is basicly about a good old kidnapping that becomes the entire nation’s entertainment on TV. I would hate to spoil but when I heard what the kidnapper wants from the Prime Minister, I was like “best blackmail ever!”

The second episode, “15 Million Merits” is just wonderful in a very terrifying way. Imagine today’s games, applications and websites like youtube, which slowly turn us into human beings without real reactions or feelings, and imagine them evolving into a system in which the civilization is completely virtual. Today our avatars, user profiles etc don’t  mean –hopefully-  more than we do, not yet, but in the darkest future, they become real and we unreal. In this dystopic episode, the end reveals whether the common man has the strength to fight against this design and the humor will just make you roll on the floor. I seriously believe we’re talking about a masterpiece here.

The last episode “The Entire History of You” reminds me of Eternal Sunshine of the Kateless Jim. Everything would be a lot easier if an implanted grain enabled us to visually go back to our recorded memories, check them every now and then, re-live or maybe erase them, or would it? What if most memories hurt, some just provoke paranoia and mistrust? Would you still want that super technology right behind your ear even if you knew it would only trigger doubts? This overdose of melancholy and paranoia with some almost tear-jerking moments might do no good for you if you’ve had a heartbreaking relationship experience. You be warned.