2/12/2012

MY WEEK WITH MARILYN, MICHELLE WILLIAMS, WHITNEY HOUSTON, THE BODYGUARD





(for English translation, scroll a bit further down)

Bu filmi izlemek istediğimden emin değildim fakat hem 50’li yıllarda esen Monroe rüzgarını veyahut sonraki jenerasyonlara kalan tortularını bile yaşayamamış 25 yaşında bir genç olduğum için, hem de Whitney Houston’ın ölümü üzerine bugün evde The Bodyguard’ın sevdiğim sahnelerini izleyip çocukluğuma geri gittiğim sırada “yahu ben şu My Week with Marilyn’i izliym artık” dediğim için kendimi filme bilet alırken buldum. İyi ki gitmişim, izlemişim filmi.

Film gerçek bir hikaye üzerine kurulu (aksini bekleyen yoktu zaten ne saçmalıyosun). Film endüstrisinde iş bulmak isteyen 24 yaşındaki İngiliz Colin Clark, 'The Prince and The Showgirl' çekimleri için İngiltere’ye giden Monroe (30 yaşındayken, ölümüne 6 sene kala) ile vakit geçirme ve yakınlaşma şansı bulur. Film, Clark ve Monroe arasındaki ilişkinin nereye varacağından ziyade (ki nasıl sonlanacağı gayet açık), kamera önünde replik unuttuğu ve çekimlere saatlerce geç gittiği halde fanlarının gözünde ışıltısından bir şey kaybetmeyen Monroe ile, kapalı kapılar ardında milyonların aşık olmadığı sıradan insan düzeyine inmek isteyen, gözleri yaşlı, makyajı akmış Monroe arasındaki Colin Clark’ın nasıl bir yerde durduğunu ve Monroe’yu az da olsa nasıl etkilediğini anlatıyor. Veya “Monroe’nun onun nasıl etkilediğini anlatıyor” da diyebiliriz. (Tabii Monroe bazen her şeyden uzaklaşmak istese de, çoğu zaman bir göz kırpmayla veya bir gülüşle milyonların kalbini kolayca çalmanın verdiği büyüye kapılıp tekrar geri dönmek istiyor. Belki de bu aşırı farkındalık kısmen kafayı yemesine sebep oluyor.) 

Monroe’nun yönetmen ve prodüktörlerin sabrını zorlayan beceriksizlikleri hakkında Colin Clark şunları yazmış günlüğünde: “Film repliklerini unutmaktan çok, onları hiç ezberlememiş gibi duruyordu genelde. Replikler Monroe’nun zihnindeki panoya o kadar gevşek bir şekilde asılmış ki, ufacık bir esintiyle yere düşüyorlardı sanki.” Colin Clark’ın filmde bahsi geçmeyen eşcinsel deneyimleri de ilginç bir detay, Monroe gibi bir star ile bu kadar yakınlaştıktan sonra insan cinsel açıdan yolunu şaşırıyor demek ki :)

Michelle Williams'a gelince. Kendisi son zamanlarda en çok dikkatimi çeken aktrislerden birisi. Gerçi son yıllarda oynadığı filmlere bakılırsa dikkatleri çekmemesi imkansız (Blue Valentine, Shutter Island ve Synecdoche New York aklıma ilk gelenler) ve bu filmle birlikte yanılmıyorsam ikinci kez En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar Adayı oluyor.  Monroe'yu oynarken fanlarının ağzının suyunu akıtan süperstar anlarında da, odasında yalnız kalmak istediği kriz anlarında da, Colin Clark ile çayırlarda yürüdüğü anlarda da mükemmel oynamış. Monroe’yu oynamak kolay olmasa gerek. Filmde uçaktan indiği ve etrafı gazetecilerle sarıldığı sahnede Williams sanki kendi kariyerinin geldiğini yeri kutluyormuş gibi bir sahne oluşuyor. “Should I be her?” diyip Colin’in elinden sıyrılıp etrafını saran fanlarına kısacık bir şov yaptığı sahnede ise resmen devleşiyor Williams.

"Should I be her?"
Williams’ın eşsiz oyunculuğu yanında, Monroe’dan alacağı elektrikle kariyerini tekrar canlandırmak isteyen Sir Olivier rolünde Kenneth Branagh da çok başarılı. Bu arada; üzgünüm Kiefer Sutherland ama asla bir Branagh olamazsın! :P

Ve evet, çocukluğumda Whitney Houston’ın şarkılarını yarım yamalak İngilizcemle deliler gibi söylerdim. The Bodyguard’ı ilk kez televizyonda izlerken sonuna gelmeden babam tarafından “geç oldu” diye odama gönderildiğimi, bir sene sonra tekrar televizyonda denk geldiğimde sonuna kadar heyecanla izlediğimi de hatırlarım. O yüzden öldüğünü duyunca bir tuhaf oldum ister istemez. She was the queen of the night.

---English---

At first, I wasn’t really sure that I wanted to watch this film but the fact is that I, a 25 year-old-young man, didn’t have the chance to see or feel the electrifying magic of Marilyn Monroe in ‘50s and while I was watching The Bodyguard in memory of one of my favorite childhood stars Whitney Houston, it occured to me that I should continue the tribute (how is this in any way related to whitney? that I don't know) by going to the cinema and watching My Week with Marilyn. I must say I’m glad I watched it.

The film is based on a true story. Colin Clark, a movie-mad, leaves his family in the country of Britain and moves to London in the stubborn hope of finding himself a good job in the film industry. As the proud gofer, the  first major project he’ll be a part of is 'The Prince and The Showgirl', for which Monroe, at the age of 30, only six years before her death,  flies to London. Clark finds himself not only in the middle of a very busy industry but also so close to Monroe herself, kind of managing Monroe, taking care of her stuff, dealing with her mostly unpredictable mood and her absentees that drive everyone mad. The film’s focus is not entirely on how their relationship grows (because it’s quite clear how it’s gonna end) but more on where Clark stands between the Monroe number  1, who is with flawless attraction and beauty despite her inability to remember her lines and clumsy acting, and the Monroe number 2, who behind closed doors longs to cast off her superstar make up and descend to the level of ordinary people that’s not admired by millions. (Of course this is usually temporary because whenever she recalls how it feels to steal the hearts of millions with just a smile or a wink, she wants to dive right back into that light. Maybe it’s this extreme self-awareness that drives her crazy.) In his diary, Clark writes about why he thinks Monroe keeps forgetting the lines:It is more as if she had never quite learnt them – as if they are pinned to her mental noticeboard so loosely that the slightest puff of wind will send them floating to the floor.” In his diary, Clark also writes about his sexual experiences with men, which is not the point or mentioned in the movie. That brings me to my next point; after a week or two with Marilyn, your sexual orientation would eventually be disoriented! :)

No wonder why Michelle Williams has caught my eye recently; she’s been in over-achieving films like Blue Valentine, Shutter Island and Synecdoche New York. And now she’s been nominated for an Oscar for the best actress for the second time if I'm not mistaken. She’s so perfect at reflecting all the different moods of Monroe; the sexy goddess for whom the fans drool, the depressed superstar during a nervous breakdown and the happy little child running in the meadow. It was as if Williams was celebrating a milestone in her career when in the film she gets off the plane and is surrounded by wildly curious pressmen and photographers. Also in the “Should I be her?” scene where she lets go off Colin Clark’s hand and entertains a group of fans for a short time, Williams just grow prodigiously.

Next to Williams’s unique acting, Kenneth Branagh is also doing a great job as Sir Olivier, who wants Monroe's glamour to rub off on him and re-ignite his career in films. That said; I’m really sorry Kiefer Sutherland, but you can never measure up to Branagh! :)

Sing it, girl
And yes, when I was a child, I used to sing Whitney Houston’s songs absentmindedly with almost no sense of English vocabulary. I also remember when I first saw The Bodyguard on TV, my father didn’t let me watch the end because it was bedtime for me. A year later, I saw it again and I could watch the end, too. So when I heard about the death of the woman whose songs turned my adolescence into a sad phase of unnecessary drama, I felt a bit weird. She was the queen of the night.



Hiç yorum yok: