Bu gadget'ta bir hata oluştu

4/16/2012

FESTİVALDEN AKLIMDA KALANLAR

Yalnız Gezegen'in yönetmeni Julia Loktev
Aslında çok film izlemedim, tamamen kendi beğenime göre seçtiğim filmlerdi bunlar. O yüzden 'allahım çok avrupai ve sıkıcı' filmleri genelde direkt eliyorum:)) Ödül kısmı pek umrumda olmasa da, izlediklerim arasından 'Yalnız Gezegen / Loneliest Planet'ın ödül almış olması güzel, çok beğendiğim bir filmdi.  Kafkas Dağlarının hem huzur, hem de klostrofobik bir tedirginlik hissi veren manzaraları içinde, sürükleyici bir hikayesi olmasa da genç bir çiftin yabancı bir ortamda, yabancı bir rehberle ilişkisini, güven gel gitlerini gayet şık işleyişiyle beni baya sarmıştı film. Gittiğim diğer 20 kadar film arasından tekrar bahsinin geçmesinin gerekli olduğunu düşündüğüm filmleri de buraya yazdım, buyrunuz efem; 

The Travelling Players / Kumpanya: 3 saat 50 dakikalık ’75 yapımı bir Angelopoulos transatlantiği. 2.Dünya Savaşı dönemi Yunanistan’dan geçen faşist ve komünist rejimi, şehir şehir dolaşan tiyatrocuların gözünden anlatan aşırı yorucu bir film. Alışageldiğimiz 'diyalog' çok az. Onun yerine şarkı var, marş var, balkondan halka seslenme var, kameraya dönüp 20 dakika konuşan oyuncular var. Salondaki insanların yarısı çıktı filmden. Ben direttim. Müsamere oyunculuğa, takip etmesi zor anlatıma, beni hiç çekmeyen Yunan müziklerine (akerdeon mudur ne zıkkımdır) rağmen beğendim de. Üç beş yerde çok feci dokunduruyor film. İnsanın budalalığını da çok güzel kafana kafana vuruyo böyle. 

Monroe'nun en şirin anlarından birisi
Prens ve Şov Kızı / The Prince and the Show Girl: Beyazperdede ilk Marilyn Monroe tecrübem! Film vasatın çok üstünde diyemeyeceğim, bir yerden sonra büyük bir tempo sorunu baş gösteriyor. Fakat perdede Monroe varken film pek umrumda değildi açıkçası, kadını izlemek müthiş bir keyifmiş! Filmde karşıma ilk çıktığı an yüzümde kontrol edemediğim bir gülümseme oluştu, hatırlıyorum. Michelle Williams’lı My Week with Marilyn bu filmin çekimleri için İngiltere’ye giden Marilyn’in bir haftasını anlatıyordu, iki filmde birebir paralel sahneler görmek de çok şirindi. 



Çöllerin Kraliçesi / The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert: Guy Pierce’lı, Hugo Weaving’li ve Terence Stamp’lı 94 yapımı bir müzikal / yol filmi. 2 Drag Queen 1 Travesti, Avustralya çölleri. Daha önce çok izlemiştim ama bir de sinemada görmek şarttı o enfes ötesi çöl karelerini, dansları ve kostümleri. 

Baskın / The Raid: Dövüş / Aksiyon filmi deyip küçümseyerek geçilmemesi gereken bir yapımdı bu. Bir karesi için, 2 dakikalık bir kapışma için nasıl emek ve zaman harcandığıni anlatmam mümkün değil. Kareografiler, üzerine çalışılmış detaylar ve salonu tuhaf kahkaha ve keyif çığlıklarına iten 'bitmeyen final kapışması' ile izlemeye kesinlikle değer. 

Brody de az ağlamıyor filmde
Kopma / Detachment: Ağlamaktan izleyemedim. Tamam kolay ağlıyorum ve ağlatmak pek de iyi gözle baktığımız bir kriter değil ama "dram" abi bu, adı üstünde. Acıtasyon yapmadan, Mahsun Kırmızıgül ekolünden bir anlatımı olmadan ağlatıyorsa iyidir:) Adrien Brody, Lucy Liu ve James Caan gibi çok pop corn duran bir oyuncu kadrosu var belki ama cinsel istismar konusunda, ebeveyn – ergen iletişimsizliğinde, öğretmenlerin sıkıntıları konusunda film nasıl acımasız... 'Anne baba olmanın bir ön koşulu olmalı, bunu evde denemeyin diye mesaj veren dersler olmalı' gibi çok iddialı ve tartışmaya açık bir ifade bile yer alıyor filmde. Festivalde beni en etkileyen film buydu. 

bkz.: görsel zirve vol. 1
Şeytan Adasının Kralı / King of Devil’s Island:  Islahevindeki ağır koşullar ve kötü muameleden kaçıp özgürlüğünü geri kazanmaya niyetli bir çocuk mahkum, zalim gardiyanlara ve müdüre kafa tutar ve bir direnişin tohumları atılır. Çocuk oyuncular kusursuz, Norveç kışı background buz gibi ve hikaye müthiş sürükleyici. İlk bölümlerin temposu yavaş olsa da sûürükleyici anlatım ve hakikaten enfes çocuk oyuncular sayesinde gerilimi,n tırmanmaya ne zaman başladığını fark etmiyorsunuz bile. Özellikle sonlara doğru çıkan ayaklanma, kaçış ve buz tutmuş denizden geçme sahnesiyle film zirve yapıp son derece tatmin olmuş bir şekilde gönderdi bizi salondan. 

François
Güzellik / Skoonheid: Güney Afrika’da geçen bir ‘evli adamın bastırılmış eşcinselliği’ hikayesi. Boktan olur, bir iki hoş detayla süslendirilmiş sıradan bir ilişki filmi olur sanıyordum ama adamın takıntılarına, içinde ve dışında yaşadığı inkara ve geç gelen arayışına güzel odaklanmış, yakın çekimlerde sempati duymamakta zorluk çekerken anlamaya çalıştığımız François karakteri üzerinden derdini anlatmaya çalışan, bazı yerlerde insanın kanını donduran anlarıyla güzel bir filmdi. Sonunda yaşanan hadisede tüm salonun ağzı açık kaldı mesela. 



Lal Gece: Reis Çelik veya İlyas Salman ile ilgili bir sıkıntım yok, filmin tek mekanda geçeceğini de tahmin ediyodum zaten, ona da hazırlıklıydım ama Salman'ın skandala doğru yaklaşan abartı 'sahne' oyunculğu ve filmden önce yapımcı ekibin de açıkladığı gibi 'bi liseden buldukları' küçük gelini oynayan kızın rezalet oyunculuğu bana çok battı film boyunca, resmen kasım kasım kasıldım "daha ne kadar kötü olabilir" diye. Böyle tek mekanda geçen, sadece 2 oyuncusu ve onların diyaloglarından ve gerdek odasından güç alması gereken bir filmde iki oyuncudan da, bazı özensiz diyaloglardan da rahatsız olunca filmi sevemedim haliyle. 

Babamın Sesi: Festivalde yarışan bir diğer yerli yapım da buydu. Alevi ve kürt kimliği sorunsalına değindiği için izlemeyi seçmiştim ben gerçi. Lal Gece gibi sadece 2 oyuncu üzerine kurulu bir film, ama onun aksine oyunculuklar gayet iyi. Sıfır müzik, sıfır dramatizasyon, gayet gerçek ve belgesele yakın bir anlatımla çarpıcı olmayı başardı benim gözümde. Bir iki tane de nokta atışı espri vardı filmde. 

Memleket / TerraFerma: İtalyan yapımı bir film. Güney İtalya'da geçiyor. İlk kısmında özellikle de başroldeki gencin facia performansı ile sürünse de Afrika'dan gelen kaçaklar ve kasabada yaşayanların onlarla ne yapacakları da söz konusu olunca film kendine geliyor. Gayet dramatik anlar birbirini kovalıyor falan. Koca dünyanın utancı Afrika sorunu kilometrelerce öteden gelip kendi kıyılarımızda karaya vurup yüzeye çıksa da görmezden geliyoruz. O 'karaya vurma' sahnesi batılı insanda utanç uyandırmalıyken, kumsaldakilerde sadece heyecan, zavallıya yardım edip vicdan rahatlatma ve 'heyecanla izlenecek bir şey' enteresanlığı uyandırıyor ve koltuğunuzda kısa süreliğine de olsa küçülüveriyorsunuz insanoğlunun yüz karası boktan bir şey olmasından ötürü. 

Engin Günaydın filmde çok iyi oynamış
Yeraltı: Başarılıydı bence. Demirkubuz Dostoevsky'den dem vurmaya devam ediyor. Bunda da Yeraltından Notlar'dan serbest esinlenme ile hastalıklarıyla, takıntılarıyla, eziklikleri ve galibiyetleriyle, egosuyla günümüz insanını anlatmış. Bir iki sahnesinde resmen ayağa kalkıp alkışlayasım geldi. Engin Günaydın tv'de hiç sevmediğim bir herif, bu filme de ön yargıyla gittim haliyle ama o da yeterince iyiydi. Kesinlikle görülmeli. Özellikle yemek sahnesindeki atışmalar çok çok lezizdi.  



Sadakatsizler / Les Infideles: Daha fazla yorum yapamayacağım film hakkında, mühim bir film değil aslında. Sadece bir foto koyayım, bu yazı da burda bitsin. :)
"yakışıklı var" dediler, geldik!

Hiç yorum yok: